Solgun Ateş

Ishigakure'nin aşırı düzenli ve sıkıcı konutları.
Post Reply
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 83
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Solgun Ateş

Post by Ashikaga Shun » July 16th, 2019, 2:06 am

Image

火炎



Gün, 1.

Karmaşık ve puslu bir rüyadan aniden uyandım. Tüm o zaman boyunca birikmiş stres ile birlikte, aniden yatağımda doğrulup alnımda birikmiş terleri kolumun tersi ile sildim. Bir saniye kadar önce gördüğüm dehşet, giderek daha da silikleşiyordu. Neyin bu kadar korkutucu, neyin bu kadar hüzünlü olduğunu hatırlamaya çalıştıysam da... Sadece birkaç saniye içinde, her şey geldiği yere geri döndü ve arkasında sadece bitap düşmüş bir zihin bıraktı. Bu saatten sonra tekrar uyumaya çalışmak, nafile bir çabadan başka bir şey olmayacaktı. Bu saat demişken... Bir an saatin kaç olduğunu veya bugünün günlerden ne olduğundan dahi emin olamadım. Temiz bir havaya, neler olduğunu daha iyi idrak etmeye ihtiyacım vardı. Yatağımdan neredeyse sıçrayarak çıktıktan sonra, karanlık odamın öteki duvarında olması gereken pencereye doğru hareketlendim. El yordamıyla pencerenin perdelerini bulup, tek bir harekette öteki köşeye doğru savurdum. Gece miydi? Yok hayır, güneşin doğmasına sadece dakikalar kalmıştı. Günün kendisinden bile daha erken saatte uyanmış olduğum için bir küfür sallamaya hazırlanıyordum ki... Günün önemini hatırlayıverdim.

Bugün, bir shinobi olacağım gündü.

Doğan güneşin alazladığı gökyüzüyle beraber, beni neyin uyandırdığını veya neyin dehşete düşürdüğünü o an unutmuştum. Yüzümde kocaman mı kocaman bir gülümseme belirmiş, bu kadar önemli bir günün tabii ki uyuyarak geçmesine izin vermemden ötürü gururla dolmuştum. Bugün, nihayet, akademiye başlayacağım gündü. Biz, Ashikaga'lar içinden çok shinobi çıkmazdı doğrusu. Anne, babam benim de kendileri gibi olmamı istemişti. Sıkıcı! Ben ise, daha ufacık bir çocukken gördüğüm onurlu savaşçılara hep çok özenmiştim. Bizim köyümüzde herkes, shinobiler ile gurur duyardı. Onların isimlerini bilir, onlarmış gibi oyunlar oynardı. Ben de neden onlar gibi olmayaydım ki? Günler ve hatta aylarca dil döktükten sonra, sonunda bu saçmalığa ablam Hana bir dur demişti. Hana'nın anne, babamız üzerinde hep garip bir etkisi vardı doğrusu. Benim ne olmak istiyorsam, onu olmama izin vermelerini söylemişti. Ve eğer bugün, dünyanın en havalı shinobisi olacağım ilk gün ise... Bunu tamamen canım ablama borçluydum. O yüzden, bir süredir ablam ile çok daha iyi anlaşmaya başladığımı itiraf etmeliyim. Ben onun daha az saçını çekiyor, onu odasına kilitliyor ve kıyafetlerini aleve vermiyorum. O ise, eh... Hana bildiğimiz gibi. Onu bu yüzden seviyorum sanırım.

"Geç kalıyoruz, Hana-oneeechaaaaan!"

Saat biraz daha ilerlemişti. Gün artık, gerçekten de orada olduğunu bilmemizi istermiş gibi orada duruyor, hiç durmadan parıldıyordu. Ben ise saatlerdir aynada kendime bakıyor, Ishigakure'nin verdiği akademi kıyafetlerinin üzerime kusursuz bir şekilde oturup oturmadığını kontrol ediyordum. En ufak leke, miniminacık bir kırışıklı bile kabul edilemezdi! Bugün, herkesin benim ismimi doğru söylediğinden ve beni gerçekten de tanıdıkları en muhteşem insan olduğumdan emin olmalılardı. Daha çok hocalarım, elbette... Eğer akranlarım istiyorlarsa, onlar da yapabilirdi tabii. Ama zaten, yeterince çok arkadaşım vardı bile. Annem hep daha fazla arkadaş kazanmatan zarar çıkmayacağını söylüyordu ama... Hana şey diyordu, eğer yeterince önemli değillerse onlarla konuşmak zorunda değilmişim. Haklı yani, ablam. Onun haklı olmasını çoğu zaman istemiyorum, çünkü çoğu zaman benden daha havalı olmayı başarabiliyor. Peh... Ama bir tık, ufacık bir tık, onu taklit etmemde bir sorun olmaz değil mi? Çoğu sümüklü çocukların, benimki gibi bir ablası yoktur zaten. Ondan bir iki ufak taktik kaparsam, sanırım bundan beş altı yıl sonrasının en iyi shinobisi olmayı başarırım. Eveeet, kesinlikle öyle olmalı!

Hana'nın ölümcül bakışlarına rağmen, ablamı kolundan sürükleyerek evden çıkarmayı başarmıştım. Bugün beni akademiye o bırakacaktı. Normal şartlarda, sekiz yaşında bir çocuğun ablası ile bir yere gitmesi utanç verici bir şey olabilir. Ama kimsenin ablası benim kadar havalı değil ki? Hem zaten, elimden falan da tutmaya çalışmıyor. Hiçbir zaman öyle bir şey yapmaz Hana. Bunu söylediğimi asla ona söylemeyin ama, onunla gurur duyuyorum zaten. Sahibi olduğum şeyleri diğer insanlara göstermeyeceksem, onlara sahip olmanın ne önemi vardı ki? Bu yüzden, ablamı kahvaltı dahi yapmasına izin vermeden kapıp, evden çıkmayı başarmıştım. Dosdoğru, Ishigakure akademi binasının yolunu tutmuştuk. Sonunda akademi binasına vardığımızda, karşımda beliren üç katlı yapıya, bir tanrının gerçek suretini görmenin yolunu bulmuşum gibi bakıyordum. Nutkum tutulmuş, kısa bir an için heyecandan nefes alamamıştım. Daichou binasının hemen yanı başına inşaa edilmiş, üç katlı bir yapıydı burası. Artık günlerimin çoğunu burada geçirecektim, kendimi burada kanıtlayacaktım. Burası benim yeni evimdi ve tanrım... Çok güzel görünüyordu.

"Eeee... Ben o zaman eve dönüyorum, Shun." Zor da olsa, bakışlarımı Hana'ya doğru çevirebilmeyi başardım. Sanırım... O benimle aynı duyguları taşımıyor gibiydi. Daha boş bakıyor, biraz da sabırsız ve hala onu sürüklediğim için sinirli görünüyordu. Ondan da bunu anlamasını pek beklemedim zaten. Hayatında bir saniye için bile kunoichi olmayı istememişti Hana, en azından bunu ondan hiç duymamıştık. O gücün, daha farklı ve politik yolları olduğundan falan bahsediyordu. Ama inanın, politik ne demek hala bilmiyorum. Süslü elbiseler giyip, kusursuz bir şekilde telaffuz etmekten ben de Hana kadar anlıyorum ama. Dahasını değil... "Pekala. Madem bu boktan yere gelmeyi bu kadar çok istedin... En iyi olmadan eve dönme!" Bu sefer, yüzünden çarpık bir sırıtış vardı Hana'nın. Bende aynı sırıtış ile karşılık verdim, yumruğumu ablama doğru uzattım. O da kendi yumruğu ile benimkine vurdu ve herhangi bir şey söylemeden, söylemeye ihtiyaç bile duymadan, gerisin geri ilerlemeye başladı. Ashikaga'ların, daha çok Hana ile benim olayımız buydu. Birbirimize sevdiğimizi söylemezdik, bir şeyleri başaramadığımız zaman belki de birbirimizden nefret ederdik. Ama biz bir şeyleri başarır ve yine de sevdiğimizi söylemezdik. Şimdi anladınız mı? Tabii ki anlayamadınız, yalan söylemeyin. Ben anlarım...

Hana'nın yumruğunudan aldığım güç ile beraber, akademiden içeriye doğru koşturdum. Bir orada, bir öteki tarafta zırlayan çocuklardan kurtulduktan sonra... Yeni sınıfımı bulmak pek de zor olmadı. Nispeten boş bir sınıftı, ama parlak ve temizdi. Herhalde yazılı şeyler olduğu zamanlar, burayı kullanıyorlardı diye düşünmüştüm. Çünkü bir kara tahtası ve her bir öğrenci çifti için masaları vardı. Buna çok takılmadan, orta sıralardan birine doğru ilerledim. Ne en önde oturacak kadar aptal, ne de arkada oturacak kadar silik bir tiptim. Daima ortaya oturmalı, en gözde ve en büyük görüneceğim pozisyonu seçmeliydim. Evet, burası iyi mi? İyi, süper! Buradan tüm sınıfı görebilir, onlar da beni görebilir. Öyle değil mi? Havalı olacağını düşündüğüm bir şekilde sırıtarak, arkama yaslandım ve sabırsızlıkla hocalarımın gelmesini beklemeye başladım.

Ama, hayat her zaman beklendiği gibi bir yer değildir.

Sınıf iyiden iyiye dolmaya başlamıştı. Artık sabırsızlanmaya başladığımı hissediyordum. Kendi aralarında fısır fısır konuşan çocuk seslerinden gına gelmişti. Hadi ama... Neredeydi bu hocalar? Tüm gün böyle bekleyecek miydik yani? Eğer çocuklarla oynamak istesem, Haku'yu çağırırdım. Napayım ki buradakileri... Peh! Yavaş yavaş somurtmaya başlamış bir yüzle, kafamı kapıya doğru çevirip birilerinin içeriye girmesini bekledim. İlginçtir, kapalı kapıya bomboş bakarken birden ardına kadar açıldı. İlk önce adım sesleri ulaştı zihnime, görüntü ise bir kademe geç geldi. Hayır, bu sınıfın hocası falan değildi. Sadece... Sadece kızıl saçlı bir kızdı bu. Kızıl saçlı ve bembeyaz tenli... Daha önce onu hiç gördüğümü hatırlamıyordum. Bir an için, ona bakmayı gerçekten istedim. Ama sonra, bunun çok utanç verici olduğunu fark ederek, önüme döndüm. Sanırım... Sanırım hayatta ilk defa utanç hissini deneyimliyordum. Kötüydü, doğrusu.

"Şey... Yanın boş mu?"

Çok yakından gelen sese kayıtsız kalamazdım. Yine o kızdı. Eliyle yanımda ki boş sırayı işaret ediyordu. Bir an için, avazım çıktığı kadar bağırarak hayır diyecek gibi oldum. Ama... Bir süredir sınıfa kimlerin girip, kimlerin çıktığını kontrol etmediğimi fark ediverdim. Sınıfta başka hiçbir yer kalmamış gibi duruyordu. Yani... Hayır diyemezdim ya? Fakat ağzımı, evet diyebilecek kadar açamadığımı da hemen fark ettim. Garip sesler çıkartarak, ardından da bu utanç verici durumu daha da sürdürmek istemeyerek, kafamla kızı onaylayıverdim. Neler oluyordu? Yani... Besbelli bugünün farklı geçmesini tasarlamıştım! Oyuncaklarım ve maket askerlerimle, bugünkü senaryoyu defalarca oynatmıştım. Şuan hesaplamalarıma göre, sınıftaki diğer çocuklara neden Ashikaga Shun kadar iyi olamayacaklarını anlatmalıydı hocamız. Onun yerine, muhteşem görünen ve görüntüsünden bile daha iyi kokan bir kızın yanıma neden oturmaması gerektiğini sorguluyordum. Gerekli cevabı bulabilseydim, kesinlikle ama kesinlikle daha mutlu olacaktım. Bulamadım. Mecburen yanıma oturmasına, tahammül etmeliydim sanırım.

Tabii tüm bu süreç boyunca, bir akademi hocasının çoktan sınıfa girdiğinden ve hatta ilk ders namına bir şeyler anlatmaya başladığından bihaberdim. Kalan dersin tamamı boyunca, acaba kıza baksam mı yoksa bakmasam mı diye düşünerek geçirdim. Acı verici bir süreçti. Yani neden kızın tekine bakmak isteyeyim ki? Hayatta en çekilir bulduğum insan, ablam da bir kızdı. Yani... Onu her gün görmek, sürekli yanımdayken ona bakmaya falan çalışmıyordum ki? Hatta mümkün olduğunca onu az görmek, az birlikte vakit geçirmek istiyordum. Bu sefer ne değişikti? Yani tamam, onu daha önce hiç görmemiştim. Görsem, eminim ki hatırlardım! Ama sadece hatırlamadığım için de, bu garip değil miydi? Ben düşüncelerin içinde kaybolup giderken, kısa bir ara anlamına gelen zil çalıverdi. Ders çoktan bitmiş, sınıfın yeni akademi hocası çoktan kapıya doğru yönelmişti. Kırk beş, elli dakikayı sadece ama sadece ellerimi sıranın neresine koymam gerektiğini düşünerek; kafamı hangi açıda tutarsam, kıza çaktırmadan bakarım diye fikirler üreterek geçirmiştim. Shinobilik mi? O çoktan rafa kaldırıp attığım eski bir oyuncaktı. Sanırım o anda, benden çok rezil bir shinobi olacağımın farkına varmalıydım. Belki bunu o anda anlar ve tüm bu yoldan geriye dönerdim, ama zilin çalması ile beraber, yanımdaki kız da hareketlenmişti. Ne yazık ki bu düşünce, zihnimin içinde hiç geçmedi. Yine, yeniden, tüm odağım o kız oluvermişti.

"Sen iyi misin? Gergin olmanda hiç problem yok, ben de gece hiç uyumadım. Belki birkaç kişiyle tanışırsan kendini daha iyi hissedersin. Mesela ilk önce benimle başla, adım Yuna!"

► Show Spoiler
Last edited by Ashikaga Shun on September 27th, 2019, 1:32 am, edited 1 time in total.
Image
Künye

İsim: Ashikaga Shun
Yaş: 20
Cinsiyet: Erkek
Element: Fuuton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 1.000
Ün: 10
GP: 0
PP: 3



Motivasyon
Egosantrizm: Shun, hayatı tamamen tek kişilik yaşayan bir insandı. Bu hayatı, sadece kendisinin oynaması için oluşturulmuş bir oyun bahçesi olarak görüyordu. Tek gerçek insan oydu, her zaman oydu ve her zaman o olacaktı. Kendi arzularının peşinde koşmak, onun yaşama amacı haline gelmişti. Arzuladığı şeyleri söküp almak için güne uyanır, ertesi gün yine bu bilinçle uyanabilmek için uykuya dalardı. Değişken ruh hali ve sofistike zevkleri, o an için ne arzuladığını belirlerdi. Ama buradaki odak, Shun'un ne arzuladığı değil, arzuladığı şeyi elde etmek için gittiği yoldu. Bu yolda yürürken acı çekmek, hayal kırıklığına uğramak veya yolun sonunda coşkun bir mutluluğa kavuşmak... Yolun tümünden mutlu olan bir insandı Shun, yolu bitirebildiği ve arzusunu söküp alabildiği senaryolarda tabii. Geri kalan hiçbir şey veya hiçkimse önemli olmazdı. Düşündüğünü yapmalıydı, çünkü o tek ve özeldi. Ne olursa olsun, ne feda edilmesi gerekiyorsa edilsin. Her şeyin ve herkesin üstünde olmak, yaşama bilinciydi.

Galaksi Rehberi: Hangi yolu, nasıl yürümesi gerektiğine bu sayede karar verebilmişti Shun. Sofistik ve sanatsal zevkleri vardı bizimkinin, daha önce hiç görmediği bir yücelik karşısında erirdi. Yüce ve zengin şeylere sahip olmak, sanat eserlerinin doğumuna şahit olmak, kimsede ait olmayana sahip olmak gibi nice tutkuya sahipti. Fakat bunu asla ve asla, aynı yerde bağlı kalarak yapamazdı. Yepyeni şeyler görmeli ve her gördüğü muhteşem şeyi kendisine katmalı ve sahip olmalıydı. Bunu yapabilmek için yürürdü Shun, bir şeyler öğrenmek ve bunları kazanabilmek için. Kimsenin görmediğini görebilmek ve kimsenin sahibi olamadığı güzelliklere sahip olabilmek için. Zevkleri konusunda çok seçiciydi, paylaşmaktan da pek hoşlanmazdı Shun. Ama her zaman, ama her zaman onları göstermekten ve sahip olduğunun bilinmesinden hoşlanırdı. Onun galaksi rehberi de buydu işte, yüceliği söküp almak ve kendisine katmak!



Komplikasyon
Güvenli Alan; Varlık: Shun, kitleler arasında ki en dikkat çekici insan olması gerektiğini düşünür. Çünkü diğer insanlardan daha 'farklı' ve pekala daha özeldir. Shun'un güvenli alanı, en çok ilgi duyulanın, sözü dinlenilen ve akılda kalan insanın kendisi olduğu ortamlardı. Fakat normal insanlar gibi, aynı güvenli alanda yaşayabilen bir insan değildi o. Sürekli yoluna devam eden bir missing-nin olarak, ne yaparsa ve nereye giderse gitsin; kendi güvenli alanını da beraberinde getiren bir adamdı. En çok ilgi toplayanın (en etkileyicinin) Shun olmadığı, sözleri verenin ve tutanın o olmadığı her an, bu psikolojik ve toplumsal üstünlüğü geri almak için hemen hemen her şeyi yapabilir.



Özellikler
Ciğer Yarası: Karakter her ne kadar karaciğerindeki yaralanmayı iyileştirmişse de, tedavi sonrası rehabilitasyon süreci içerisinde kondisyon bakımından olumsuz etkilerle karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle karakter, eşit özellikteki kişilere nazaran daha çabuk yorulmakta ve yorgunluğu arttıkça direnci de düşmektedir. Karakterin aksiyonları rehabilitasyon sürecine doğrudan etki etmektedir. Tüm bu durum karakterin rutin hayatında herhangi bir engel oluşturmamaktadır.



Profil

Stat Listesi
Güç: 3
Çeviklik: 5
Kondisyon: 3
Potansiyel: 3
Varlık: 11
Zeka: 9

Beceri Listesi
Atletizm: 1
Akrobasi: 1
El Hassasiyeti: 1
Saklanma: 1
Form: 1
Ninshuu: 1
Aldatma: 1 {Favori}
Empati: 1
Sosyalleşme: 1
Tıp: 1
Farkındalık: 1
İzcilik: 1



Teknikler

Taijutsu
Shigure: C Rank

Genjutsu
Rakumei no Jutsu
Shibou no Jutsu
Magen: Bunshin
Teishi no Jutsu
Raigen

Ninjutsu
Shunshin



Ekipmanlar/Eşyalar
Yuna no Katana
2 Sentetik Misina, 5mt (Normal Kalite)
1 Patlayıcı Parşömen (Normal Kalite)
4 Sis Bombası (Normal Kalite)
3 Kunai (Normal Kalite)
3 Shuriken (Normal Kalite)
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 83
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: Solgun Ateş

Post by Ashikaga Shun » July 17th, 2019, 1:04 am

Gün, 77.

'Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: ya bir insan, bir yolculuğa çıkar; ya da şehre bir yabancı gelir.' Ve gerçekten de, söylenildiği gibi olmuştu. Çocuk aklımla bile, muhteşem bir hikayenin hemen eşiğinde olduğumu hissedebiliyordum. Görebiliyordum, bir karış kadar ötemdeydi. Sanki elimi uzatsam, alabilecek kadar yakındım. Ne kadar uzakta hissedersem, ne kadar uzaklaşmış olursam olayım, kokusunu hala duyabiliyordum; sanki hiç oradan ayrılmamışım, eşiğin ilerisinde bir ömür geçirmişim gibi. Bir adım ötede neler oluyorsa, neler yaşanıyor ve yaşanacaksa henüz yeni başlıyordu. Bu başlangıcı kaçırmamam, belki şanstı, ama bana soracak olursanız çok da değildi. Daha çok... Bu hikaye benimle alakalı olduğu için önemliydi, gözden kaçırılamayacak kadar büyük ve önemliydi. Ve bir noktada, ben istesem de istemesem de... Eşikten ileriye doğru adımımı atacaktım. Bu konuda tereddütlerim yok değildi ama, geriye dönemeyecek kadar içine kapılmış vaziyetteydim. Madem şehrime bir yabancı geldi, öyleyse, neden olmasın ki? Mutlaka onunla tanışmalıyım.

Hayır, eşiğin ötesinde durduğum şey 'shinobi'lik değildi; Watanabe Yuna'ydı.

Akademinin ikinci ayını geride bırakmıştım. Yani... Güzeldi elbette. Ama o hissi bilirsiniz değil mi, hani şu delicesine heyecanlandığınız şeyi elde ettiğiniz zaman gelen; o kadar da iyi olmadığı, hatta hiçbir zaman en ufak önemi olmadığını kavradığınız his. Evet, işte onu içimden atamıyordum. Sıradan bir insan olmaktan ötesine doğru, yavaş yavaş geçtiğimin farkındaydım. Artık duramayacağım, geriye dönemeyecek bir noktada olduğumun farkındayım. Hatta, beni yanlış anlamanızı istemem ama, hala akademi konusunda heyecanlıyım. Ama daha çok, Yuna'yı göreceğim için! Shinobilik, bir öğrenci olmak ise... Peh! O kadar da iyi değil, hayır efendim hiç değil. Pek çoklarından daha yetenekliyim, çok daha kolay öğreniyorum ve uyguluyorum. Ama Nagi-senpai, sınıfın en iyisi olmak için yeterince konsantre olmadığımı söyledi. Ama ben zaten yeterince konsantreyim, sadece size değil bir başkasına diyemedim tabii ki. Omuz silkmekle yetindim, buna biraz bozuldu sanırım.

"Hey, Hana. Siz, yani, kızlar... Tam olarak nelerden hoşlanıyor, gülüyor ve seviyorsunuz?"

Kendimi ifade etmekte zorlandığım bir günün ertesinde, aklıma dahiyane bir fikir gelmişti. Yani, Hana'da bir kızdı değil mi? Elbette Yuna gibi değildi, bir kere çok daha yaşlıydı (bunu asla sesli söylememeliyim) ve çok ama çok daha az gülümsüyordu. Ama sonuçta, onun da uzun saçları, binlerce elbesesi ve içinde her an patlamaya hazır bir bomba vardı. Ve belli ki, Hana'da bir kızdı ve... Sonuçta ablamdı, eğer bir şeyler biliyorsa bana anlatmaktan çekinmezdi. Yani, elbette bir bedel karşılığında! Günler ve haftalar boyunca, çevremde çok fazla algılayamadığım şey dönüyordu. Yuna hakkında ne yapmam gerektiğini bilmiyordum, onu neden bu kadar takıntı ettiğimi algılayamıyordum ve bu çok canımı sıkıyordu. Ve bir gün, ablam Hana'yı savunmasız bulduğum bir anda, harekete geçtim! Neden kendimden çok bir başka insanı bu kadar düşündüğümden tutun da, kızlar hakkında (aslında sadece Yuna hakkında) merak ettiğim her şeye kadar... Hana'yı aklıma gelen tüm sorularla bombardımana tutmuştum. Rakibimi, ablamı, gafil avladığımı ve onun zihninden istediğim bilgileri söküp alacağıma inanıyordum.

"Hah! Bir shinobi olmak istemiyor muydun sen? Çok fazla mı boş vaktin var, yoksa shinobi olamayacak kadar yetersiz olduğunu mu fark ettin?"

Hana'yı gafil avladığımı sanıyordum. Ama görünüşe bakılırsa, ufak bir hesaplama hatası yapmıştım: kimin av ve kimin avcı olduğu konusunda. Yüzünde zalim ve problemlerimden bir hayli eğlenmişe benzeyen ifadesiyle Hana, beni köşeye sıkıştırmayı başarmıştı. Herhalde ağzımdan, ben bu işleri bırakıyorum ve senin olmamı istediğin çocuk olmaya boyun eğiyorum falan dememi bekliyordu. Evet, bunu söylesem gerçekten de çok mutlu olurdu. Her zaman nasıl bir insan olmam gerektiği konusunda, neyi nasıl olmam gerektiği konusunda çok iyi bir fikri vardı. Aslında... Buna çoğunlukla uyuyordum, nasıl bir insan olacağımı hayal ederken; hep Hana'nın kendisinden, idolümden ve kahramanımdan faydalanıyordum. (Elbette bunu asla sesli dile getirmiyordum, salak ablamı daha da mutlu etmek istemem tabii ki) Ama ne olmam gerektiği konusunda, Hana'dan farklı bir perspektife sahiptim. Yaşlı ve sıkıcı insanlarla dolu odalardan hiç keyif almamıştım, Hana ise bu odalardaki en güzel ve en zeki kadın olduğu için hep kendini daha rahat hissetmişti. İkimize göre de, bizler haklıydık. Abla kardeş olarak, birbirimizden sıklıkla söylensek ve hatta birbirimize işkence etsek de... Buna bir noktada, ufak bir noktada, saygı duyuyorduk.

"Bana verdiğin sözü unutma, Shun! Bir şeyde en iyisi olmak istiyorsan, ol. Konu ne olursa olsun, kendin çözmelisin. Eğer başaramazsan da... Eh, o durumda zaten senin gibi beceriksiz bir kardeş istemezdim."

Bu sözlerinin hemen ardından, kafama hafiften vurmayı da ihmal etmemişti. O an istediğimi vermediği için Hana'ya bu kadar sinirlenip, onunla kavga etmeye hatta birbirimize vurmaya başlamasaydık... Hana'nın bana hayatım boyunca takip edebileceğim bir fikir, bir motto verdiğini fark ederdim. Hatta eğer bunu, o an farkedebilseydim, muhtemelen Hana'nın yüzündeki sabırlı gülümsemenin de farkında olurdum. Ama hayır, ben vahşi bir küçük kardeş olarak yapmam gerekeni yapmıştım. O da, bir abla olarak kafama ardı ardına şaplakları indirivermişti. Eh... Buna da değerdi sanırım. En azından Yuna'nın saçını çekip, sürekli benimle ilgilenmesi ve sadece benimle bir şeyler yapması isteğimi kısa bir süre için unutmuştum. Daha sonraki zamanlarda ise, Hana'nın istediğim cevapları vermediği için minettar olacaktım. Hayatta bir şeyleri kazanmak istiyorsam, bir başkasına bel bağlamamam gerektiği fikrini o gün ekmişti Hana. Yıllar boyunca hayatta kalacak olmamı, istediğim her şeyi kazanacak olmamı o kısa ana borçluydum. Belki biraz da, Hana'nın sert yumruklarına tabii...

Zaman geçti, sahne değişti.

Kendimi yine akademide buldum, günlük rutinimin bir gerekliliği olarak. Buradaki insanları ailemden bile daha çok görüyordum ve Yuna'yı bu kadar çok görebildiğim için minettardım. Bazı günler ise, değildim. Çok iyi anlaşabildiğimiz zamanlar kadar, birbirimize dayanamadığımız anlar da oluyordu. Herhangi bir insana dayanamamak huyum değildi, kimseyi dayanamayacak kadar önemsememiştim şu güne değin. Belki Hana'ydı, ama o ailedendi, o sayılmazdı! Yuna'nın sürekli benimle ilgilenmesini, sadece benimle konuşmasını ve benimle çalışmasını istiyordum. Ama bazı zamanlar, ona dayanamadığımı düşünüyordum. Bazı zamanlar... Onunla kavga etmek, onu sinirlendirmek bile daha çok hoşuma gidiyordu eğer itiraf etmem gerekirse. Bazen, bazı şeyleri de sadece beni kızdırmak için yaptığına yemin edebilirdim. Tabii ki bunu kesin bir şekilde yalanlıyor, delirmiş olduğumu söylüyordu bu kız. Ama... Onun da çileden çıkmaktan, eğer başarabilirse benimle uğraşmaktan ve alay etmekten keyif aldığını görebiliyordum. Yani... Görmek istediğimi görüyordum belki de.

Zaman ilerledi, sahne buna ayak uydurdu.

"Nagi-senpaaai! Beni başka biriyle, daha iyi biriyle eşleştirme şansınız yok mu?"

Akademi hocamız olan Nagi'nin öğrettiği kılıç hamlelerini, birbirimize karşı uygulamak üzere eşleştirilmiştik. Her zamanki gibi, benim partnerim Yuna'ydı ve oh... O bundan ölesiye rahatsız olmuştu. Derslere yeterince dikkatimi vermediğimden, yeterince iyi kılıç kullanamadığımdan yakınıyor ve 'daha iyi' birisi için Nagi'ye söyleniyordu. Evet, son zamanlarda Yuna damarıma basmanın ve beni irrite etmenin bir yolunu bulmuştu. Şu güne değin, beni herhangi bir şeyin bu kadar rahatsız ettiğini hissetmemiştim. Midemin kasıldığını, tahta kılıcı tutan kolumun harekete geçmek için hafiften sabırsızlandığını hissedebiliyordum. Sanırım biraz... Yuna'nın bir başkasıyla antrenman yapma fikrini kıskanmıştım. Yetersiz bulunmak, Yuna tarafından bunun dile getirilmesi beni öfkelendirmişti. Ama, bir şey söylememekle yetindim. Şuan için, ağzımdan anlamlı kelimeler dökülebileceğinden kuşkuluydum. Tüm bunlar yerine, sakince, geçmem gereken pozisyona geçtim. Elimdeki tahta katanayı rakibime, Yuna'ya doğrulttum. Hayatımda ilk defa, birilerine bir şeyleri kanıtlamak için yanıp tutuştuğumu hissediyordum.

Kimsenin beklemediği bir şeyi yaptım. Özellikle de Nagi ve Yuna'nın... İnsanlar benim dersleri dinlemediğimi, yeterince konsantre olmadığımı söylüyorlardı. Bunu söyleyen insanların toplamından bile daha yetenekliydim, sadece bunu kıskanıyorlar diye düşünüp geçiştiriyordum. Ama hayır, Yuna'nın da böyle düşünüyor olmasına katlanamamıştım. Elbette tüm o zamanlar boyunca dersleri dinliyordum, hatta Yuna yanımda olduğu için daha bir şevkle ve isteyerek yapıyordum bunu. Sadece... Sadece tüm bunlar bana o kadar önemli gelmiyordu, çok ciddi şeyler değilmiş gibiydi. Sınıfın en iyisi olmayı çabalamıştım, çünkü takdirini kazanmak istediğim tek insan Yuna'dan başkası değildi. Ama bunu kanıtlamalıydım. Ve bu yüzden, kimsenin beklemediği bir şeyi yaptım: rakibimden daha önce, rakibimden daha iyi bir şekilde, harekete geçtim.

...

O günkü antrenmandan sonra, kimsenin benden kuşkusunun kalmadığına emin olmuştum. Yapmam gereken hareketleri, büyük bir titizlikle yerine getirmiştim. Rakibimin Yuna olması bile, onun canını yakma ihtimali bile beni geriye çekmemişti. Disiplinimi kaybetmeden, normal şartlarda beni yenmesi için şans tanıyacağım rakibime karşı, en ufak tereddüt göstermemiştim. Hatta, ona acımamıştım bile. Ve eğer Yuna bir saniye için bile olsa kendini geriye çekseydi, bana kaybetse yada en ufak tereddütte bulunmuş olsaydı... Sanırım yabancı bir adamın şehre geldiği hikaye, tam olarak orada biterdi. Ama hayır, bunu yapmamıştı. Aksine, gösterdiğim azme yaraşır bir çaba göstermeye başlamıştı. Aramızdaki dövüş, fiziksel olmaktan çok akıllarımızın çarpıştığı düello, ancak ve ancak Nagi-senpai'nin durmamız için verdiği emir ile sonlanacaktı. Günün geri kalanında çok konuşmadıysak da, sanırım ilk defa o gün birbirimiz için neler hissettiğimizi fark etmiştik. O günden sonra, aramızdaki ilişki yer yer daha gerilimli bir yer aldı. Ama kesinlikle daha yoğun bir histi bu, birbirimizin sınırını deşmeye çalıştığı bir tür savaş. Fakat ne bir daha Yuna beni 'daha iyisiyle' değiştirmeye çalıştı, ne de ben kendimi kanıtlama gereği duydum. Eğer hayatta birbirimizi sadece on saniye için -gerçekten- anladıysak, işte o an buydu. Ve geri kalan tüm ilişki, tüm yakınlık, bu temellerin üstüne inşaa edilmeye başlayacaktı.

Fakat birbirimiz için hislerimiz bir yana, ilk defa zayıf noktamın ne olduğunu fark etmiştim. Daha doğrusu, kim olduğunu...
Image
Künye

İsim: Ashikaga Shun
Yaş: 20
Cinsiyet: Erkek
Element: Fuuton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 1.000
Ün: 10
GP: 0
PP: 3



Motivasyon
Egosantrizm: Shun, hayatı tamamen tek kişilik yaşayan bir insandı. Bu hayatı, sadece kendisinin oynaması için oluşturulmuş bir oyun bahçesi olarak görüyordu. Tek gerçek insan oydu, her zaman oydu ve her zaman o olacaktı. Kendi arzularının peşinde koşmak, onun yaşama amacı haline gelmişti. Arzuladığı şeyleri söküp almak için güne uyanır, ertesi gün yine bu bilinçle uyanabilmek için uykuya dalardı. Değişken ruh hali ve sofistike zevkleri, o an için ne arzuladığını belirlerdi. Ama buradaki odak, Shun'un ne arzuladığı değil, arzuladığı şeyi elde etmek için gittiği yoldu. Bu yolda yürürken acı çekmek, hayal kırıklığına uğramak veya yolun sonunda coşkun bir mutluluğa kavuşmak... Yolun tümünden mutlu olan bir insandı Shun, yolu bitirebildiği ve arzusunu söküp alabildiği senaryolarda tabii. Geri kalan hiçbir şey veya hiçkimse önemli olmazdı. Düşündüğünü yapmalıydı, çünkü o tek ve özeldi. Ne olursa olsun, ne feda edilmesi gerekiyorsa edilsin. Her şeyin ve herkesin üstünde olmak, yaşama bilinciydi.

Galaksi Rehberi: Hangi yolu, nasıl yürümesi gerektiğine bu sayede karar verebilmişti Shun. Sofistik ve sanatsal zevkleri vardı bizimkinin, daha önce hiç görmediği bir yücelik karşısında erirdi. Yüce ve zengin şeylere sahip olmak, sanat eserlerinin doğumuna şahit olmak, kimsede ait olmayana sahip olmak gibi nice tutkuya sahipti. Fakat bunu asla ve asla, aynı yerde bağlı kalarak yapamazdı. Yepyeni şeyler görmeli ve her gördüğü muhteşem şeyi kendisine katmalı ve sahip olmalıydı. Bunu yapabilmek için yürürdü Shun, bir şeyler öğrenmek ve bunları kazanabilmek için. Kimsenin görmediğini görebilmek ve kimsenin sahibi olamadığı güzelliklere sahip olabilmek için. Zevkleri konusunda çok seçiciydi, paylaşmaktan da pek hoşlanmazdı Shun. Ama her zaman, ama her zaman onları göstermekten ve sahip olduğunun bilinmesinden hoşlanırdı. Onun galaksi rehberi de buydu işte, yüceliği söküp almak ve kendisine katmak!



Komplikasyon
Güvenli Alan; Varlık: Shun, kitleler arasında ki en dikkat çekici insan olması gerektiğini düşünür. Çünkü diğer insanlardan daha 'farklı' ve pekala daha özeldir. Shun'un güvenli alanı, en çok ilgi duyulanın, sözü dinlenilen ve akılda kalan insanın kendisi olduğu ortamlardı. Fakat normal insanlar gibi, aynı güvenli alanda yaşayabilen bir insan değildi o. Sürekli yoluna devam eden bir missing-nin olarak, ne yaparsa ve nereye giderse gitsin; kendi güvenli alanını da beraberinde getiren bir adamdı. En çok ilgi toplayanın (en etkileyicinin) Shun olmadığı, sözleri verenin ve tutanın o olmadığı her an, bu psikolojik ve toplumsal üstünlüğü geri almak için hemen hemen her şeyi yapabilir.



Özellikler
Ciğer Yarası: Karakter her ne kadar karaciğerindeki yaralanmayı iyileştirmişse de, tedavi sonrası rehabilitasyon süreci içerisinde kondisyon bakımından olumsuz etkilerle karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle karakter, eşit özellikteki kişilere nazaran daha çabuk yorulmakta ve yorgunluğu arttıkça direnci de düşmektedir. Karakterin aksiyonları rehabilitasyon sürecine doğrudan etki etmektedir. Tüm bu durum karakterin rutin hayatında herhangi bir engel oluşturmamaktadır.



Profil

Stat Listesi
Güç: 3
Çeviklik: 5
Kondisyon: 3
Potansiyel: 3
Varlık: 11
Zeka: 9

Beceri Listesi
Atletizm: 1
Akrobasi: 1
El Hassasiyeti: 1
Saklanma: 1
Form: 1
Ninshuu: 1
Aldatma: 1 {Favori}
Empati: 1
Sosyalleşme: 1
Tıp: 1
Farkındalık: 1
İzcilik: 1



Teknikler

Taijutsu
Shigure: C Rank

Genjutsu
Rakumei no Jutsu
Shibou no Jutsu
Magen: Bunshin
Teishi no Jutsu
Raigen

Ninjutsu
Shunshin



Ekipmanlar/Eşyalar
Yuna no Katana
2 Sentetik Misina, 5mt (Normal Kalite)
1 Patlayıcı Parşömen (Normal Kalite)
4 Sis Bombası (Normal Kalite)
3 Kunai (Normal Kalite)
3 Shuriken (Normal Kalite)
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 83
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: Solgun Ateş

Post by Ashikaga Shun » July 17th, 2019, 6:26 pm

Gün, 744.

Aradan geçen zaman, beraberinde pek çok insanı ve sahneyi de yutup götürmüştü. Fakat artık mazide kalan, silinen simaları bir kenara bırakırsak... Tüm bu hikaye boyunca, her zaman bir adam, her zaman bir kız ve her zaman bir şehir olmuştu.

Bir ağaç dalından ötekine, hemen ardından onun da ötesine sıçrıyordum. Ormanlık alanın hareketlerimi gizlemesine, rakibimin benim üzerimdeki görüşünü kaybetmesini sağlamaya çalışıyordum. Yüzyüzeyken rakibime karşı en ufak bir şansım dahi yoktu. Fakat ormanlık alan, daha küçük bir hacme sahip olmak ve tabii... Beraberimdeki iki müttefik ile beraber, daha imkanlı bir hedefim olduğunu söyleyebilirdik. Sadece birkaç dakika önce, rakibimi yenmeye yönelik yaptığım bir girişim fiyasko ile sonuçlanmıştı. Fakat hala ayaktaydık, hala bir şansımız olabilirdi. Bana tek gereken, ufacık bir açıklıktı. Eğer ona bir kere bile vurma şansına sahip olabilirsem... Tam da bu sırada, güzel bir pozisyona geçtim. Adamın beni görmediğinden emindim, çünkü şuan fevkalade derece inatçı görünen iki çocuk ile uğraşmaktaydı. Çocuklardan erkek olanı, iki elindeki wakizashi ile bodoslama (ve büyük ihtimalle fiyasko) bir saldırı deniyordu. Ötekisi fevkalade güzel bir kızdı ve tamamen objektif(!) bir şekilde söylüyorum ki, çok daha akıllıydı. Çıkarmış olduğu klonlardan bir tanesiyle pozisyonunu rakibine karşı güvenilir mesafede tutuyor, yaptığı el mühürlerine bakılırsa (her zaman yaptığı) 'Goukakyuu no Jutsu' tekniği için gereken el mühürlerini giriyordu. Kızın öteki klonu ise, artık hangisinin gerçek olduğunu bilmek mümkün değildi, rakibimize doğru kanatlardan saldırıya geçmişti. Aradığım işaret buydu, bir şey bile söylemeden kendimi, tutunduğum ağaç dalından ileriye; direkt adamın üzerine doğru fırlattım. Sonuçlarının ne olacağını düşünmeden, katanam ile rakibimin sırtına verebileceğim en yüksek hasarı vermek için süzüldüm. Plan, çalışmalıydı!

Pekala, pekala. Sanırım her şeye en baştan başlamalıyız yoksa asla anlamayacaksınız değil mi?

Bugün, Yuna ile tanışmamın 744. günü. Fakat bunun da ötesinde, geri kalan hayatımızın ilk günü! Artık bizi sınırlayan, günlerimizi öğrenerek ve tahta kılıçlar ile çalışarak geçirdiğimiz bir akademi yok. Sonunda gerçek hayata hazırlanabilecek kadar olgulaştığımızı düşünüyorlar, çünkü bugün 'Genin' rütbesine ulaştığımız gün! Eh, belki akranlarım kadar emek vermemiştim ama, sonucunu aldığımı görmek iyi hissettiriyordu. Dahası artık, Nagi-senpai'nin kırıcı yorumları ve zorlayıcı olmasına rağmen gerçekten de herhangi bir pozitif faydaya sahip olmayan eğitimlerinden kurtulmuştum. Gerçekten de bir şeyler yapmak, kendimi ciddi tehlikeye sokmak ve yeteneklerimi savaş alanında sergilemek istiyordum. Belki iki yılımı almıştı, ama sonuçta bu istediğimi yapabileceğimi otoritelere göstermeyi başarmıştım. Sonunda bir Ishigakure alınbandına sahip olmuştum ve beraberinde gelen bir Ishigakure Takım'ına da. Bugün mutluydum, çünkü sonunda ablama söyleyebilecek bir şeyim vardı. Eve döndüğüm zaman, en iyi shinobi olma yolunda attığım adımdan bahsedecektim. Yeni tanıştığım takımımın nasıl gözdesi olduğundan falan...

Yapılan brinfinge göre, 3. Ishigakure Takım'ına atanmıştık: ben ve Yuna. Daha önce ismini bilmediğimiz bir çocuk daha, üç aşağı beş yukarı bizim yaşlarımızda, vardı. Takım kaptanımız ise, Miyamato Gorou isimli bir chuunindi. Daha önce onu, akademiye gelmiş olduğundan ötürü hatırlıyordum. Bizzat Nagi-senpai'nin öğrencisi, aksi bir adama benziyordu. Ona bir türlü kanım ısınmamıştı ve nedense, bunun iki taraflı bir his olduğu yönünde feci isabetli bir fikrim vardı. Ama Kami-sama'dan da daha fazlasını dileyemezdim. Yuna'yla aynı takıma düşmek büyük bir şanstı, yada belki Nagi'nin otoritelere olan önerisiydi. Hala birbirimiz için feci derecede zorlayıcı, partnerine kan kusturmaktan keyif alan insanlardık. Böyle insanlar olmaktan da mutluyduk, beni sakın yanlış anlamayın. Ama en azından, antrenmanlar boyunca, birbirimizin hareketini tamamlamayı öğrenmiştik. Sırt sırta verdiğimiz bir vakit, su gibi birbirimizin hareketini izliyor ve zorlukların üstesinden geliyorduk. En azından o vakitler, her şeyi yenebileceğimizi düşünecek kadar uyumluyduk. Yada belki, aptaldık.

Hakedilerek alınmış alınbandı, tüm yabancı gözlere sokulmak istenircesine, boynuma bağlanmıştı. Yeni uniformam ile beraber, kusursuz bir ahenk içinde duruyordu. Sanki hep oradaymış gibi. Sanki hep, böyle olması gerekirmiş gibi. Güneşin en tepede olduğu vakit, söylenilen konumda olup takımla buluşmam gerekiyordu. Söylenileni ikiletmeden yola koyulmuştum. Hatta kasıtlı olarak erken bir saatte çıkmıştım ki, gideceğim yere en uzun yoldan, direkt köyün ana yollarının ve sokaklarının içinden geçebileyim. Eğer hala bir Genin olduğumu, Ashikaga Shun'un yeni kurtarıcıları ve kahramanları olduğunu, bilmeyen tek bir ruh kaldıysa diye endişeliydim! İnsanların ilgi duyan, arzulayan ve hatta kıskanan gözlerini görmekten keyif almaya başlamıştım. Sıradan insanların benden nefret etmelerini ve bir o kadar da ben olmak istemelerini, gözlerinin akında görebiliyordum. Olduğum kişi olmaktan, olduğum kişiye dönüşme sürecimden gurur duymama sebep oluyordu bu. Uzun yolu yürümüşüm, vakit harcamışım... Bunun yanında, ufacık şeyler değil mi?!

"Hala bilmeyenleriniz için, ismim Miyamato Gorou. Bir süre için, yedinci takımın kaptanlığını ben yapacağım. Veeee, hayır Yuna-chan, kim olduğunu ve neler yapabileceğini söylemeye çalışman faydasız!" Sözcükler soğuk bir esintiye sahipti, nispeten duygusuz fakat kontrolden de bir o kadar uzaktı. Sadece kendisine söylenileni, bir başka kulağa iletiyormuş gibiydi. Bundan keyif almıyordu, sadece emredilen bir askerden çıkan cızırtıdan farksız gibi duruyordu. Daha Yuna ağzını açmasına fırsat bilmeden onu payladığı için, Gorou şimdiden nefretimi kazanmıştı. Karşılık vermeye hazırlanıyordum ki, Yuna'nın saniyenin onda birinde yaptığı mimiğe boyun eğdim, henüz açılmamış çenemi iyiden iyiye kapattım. "Sizler Ishigakure'nin altın jenerasyonusunuz. Artık isminiz, yetenekleriniz ve kendinize dair bildiğiniz her şey; Ishigakure'ye ait. Kendiniz olmayı unutun ve bir takım olun. Bugün bunu yapabilmek için buradayız, üçünüz kim olduğunuzu unutacak ve tek bir vücut gibi hareket edeceksiniz. Yoksa beni asla yenemezsiniz."

Neler olduğunu, Gorou'nun ayaklarının dibine bir sis bombası atana kadar fark edememiştik. Bunun sadece bir 'tanışma' toplantısı olduğuna dair brifinge ihanet edercesine, kaptanımız bizden onunla dövüşmemizi istiyordu. Ama bu saçmalıktı! Elbette Gorou, bunu dillendirmek için bana fırsat vermemeyi düşünüyordu besbelli. Görüşümüzü giderek kısıtlamaya başlayan dumanın içinden bir siluet üzerime doğru fırladı! Durumun abesliğine dair, şikayetlerim ve iyiden iyiye Gorou'dan ne kadar hoşlanmadığım gibi düşünceler... Bir anda son buldu ve iki yıldır bana öğretilmeye çalıştığı gibi, zihnim sadece ama sadece aksiyonun sıcaklığı ile doldu. Bedenim, zihnim tarafından kontrol edilmeye ihtiyaç dahi duymuyor gibiydi. Kendimi, bir Tora mührü yaparken bulmuştum.

"Kawarimi no Jutsu!"

Gorou'nun savurduğu tekme göğsüme değmeden sadece birkaç saniye kadar önce, ormanlık alandaki kütüklerden bir tanesiyle yer değiştirmeyi başarmıştım. Fakat bu kütük, adamın tekmesi altında sanki bir sünger parçasıymışçasına onlarca farklı parçaya ayrılıvermişti. Bu adam, gerçekten de gücünü saklamıyordu besbelli. Madem böyle oynayacaktık... Gorou'nun bana kolay kolay ikinci hamleyi yapmasına vakit tanımayacak bir uzaklıktaydım. Bu avantajımı, takım olarak ne durumda olduğumuzu analiz ederek değerlendirmeye karar vermiştim. Şuana kadar Gorou, yeteneklerini ve ninja kitini sadece aramızdaki mesafeyi kapatmak ve bizi yakın dövüşe zorlamak için kullanmıştı. Fiziksel olarak üstündü, onunla dosdoğru bir yakın dövüşe girmeyi göze alamazdık. Fakat tüm bunlara rağmen, sayıca üstündük ve bunlara ek olarak ormanlık bir arazinin tam ortasında duruyorduk. Adamı yeterince süre, çevresel faktörleri de kullanarak oyalayabilirdik. Herhangi birimizi hedeflerse hedeflesin, birimizi yakalayamadan önce diğerlerinin bir hamle yapma şansı vermesine neden olacaktı. Eğer beni hedeflerse, onu hatrı sayılır miktarda oyalayacak bir Genjutsu'ya hapsedebilirdim. Eğer Yuna'yı hedeflerse, geniş menzilli Katon teknikleri ile adamla olan mesafesini koruyabilirdi. Peki ya öteki çocuk? Onu gram önemsememiştim, ne yaptığını ve neler yapabileceğini bile bilmiyordum. Sanırım... Sadece ayak bağı olmasa yeterliydi, onu yem olarak kullanabilirdik!

Ve Gorou, hesapladığım üç ihtimalden ikincisini seçmişti. Pozisyonel olarak en arkada bulunan, muhtemelen en çok çevresel hasarı verebilecek kadar tehlikeli Yuna'yı görmüş ve harekete geçmişti! Yaptığı tek bir el mührü ile, birden ortadan yok olmuş ve sadece bir saniye içinde; demin kendisinden onbeş - yirmi metre uzakta olan kızın yanında bitivermişti. Yuna buna hazırlıklı değilmiş gibi görünse de, en azından kendisine doğru gelen bir tekmeyi bloklamayı başarmıştı. Ne var ki, hasarın bir kısmını bloklayabilse de kendisinin geriye doğru sürüklenmesini engelleyememişti. Gorou'ya ikinci bir hamle şansı vermeden, bu sefer de ben harekete geçtim! Çoktan çekmiş olduğum katana ile birlikte, Gorou'nun demin yaptığı el mührünün birebir aynısını yapmıştım: 'Shunshin no Jutsu!' Yuna'nın tekmeyi yemeden önce bulunduğu konumda bitiverdim. Halihazırda çekmiş olduğum katana ile, rakibimin olası bir şaşkınlığından faydalanacak ve karın boşluğuna dikey bir saplama hareketi yapacaktım.

Ne var ki, Gorou'nun Yuna'ya saldırmasına duyduğum kin, grubumuzdaki üçüncü çocuğun neler yaptığını kontrol etmememe sebep olmuştu. Ben daha katanamı Gorou'ya saplayacak vakti bulmadan, sol tarafımdan yüksek bir ses duymuştum: "Fuuton: Daitoppa!" Rakibimi deşemeden, gafil avlandığım rüzgar tarafından metrelerce ileriye doğru sürüklendiğimi hissediyordum. Birkaç metre ötedeki, kurumuş bir ağacın gövdesine yapışana kadar hareket kabiliyetimi geri kazanamayacaktım. Jutsuyu yapan çocuğa okkalı bir küfür savurmayı ikinci plana bırakacak sağduyuyu akademide kazanmıştım. Kendime geldiğim gibi, dövüş alanının ne pozisyonda olduğunu kontrol ettim. Gorou bir şekilde, muhtemelen tekrar adımlanma tekniğini kullanarak, çocuğun yapmış olduğu jutsudan hasar dahi almadan kurtulmuştu. Yuna tekrar toparlanmış, kendisinden bir klon daha çıkartıp hangisinin gerçek olduğunu kesin olarak bilmenin imkansız olacağı bir senaryo hazırlamıştı. Gorou ise bu sefer, öteki çocuğa saldıracakmış gibi görünüyordu. Rakibimin henüz benimle ilgilenmiyor olması, bana kaçmak için büyük bir fırsat sağlamıştı!

Pekala. Artık sanırım neden burada olduğumu, kiminle savaştığımı ve size bahsettiğim rakibin; sefil bir çocuğun ve dehşet güzelliğe sahip kızın kim olduğunu anladınız. Öyleyse, kaldığım yerden devam ediyorum!

"Kage Bunshin no Jutsu!" Bir saniye kadar önce, dört bir yandan saldırma şansı bulduğumuz Gorou, artık dört bir yanında üçer klonuyla duruyordu. Hangisinin gerçek olduğunu bilemezdik, oluşan toz bulutu içinde çoktan yerini değiştirmiş olabilirdi. Havadaki ivmelememi bozmadan, planıma sadık kalmayı tercih ettim. Benim fırladığım doğrultuda ki Gorou klonlarından bir tanesine, göğüs kafesine doğru hamlemi yaptım. Ne var ki, ben yine Gorou'ya erişemeden, üzerime gelen büyük bir cisimle metrelerce öteye sektim! Birkaç dakika sonra anlayacağım üzere, Gorou klonlarından bir tanesi; grubumuzdaki üçüncü çocuğun hamlesini savuşturmakla kalmamış, çocuğun aldığı momentumla birlikte onu direkt benim üzerime doğru savurmuştu! Yere yapışmış vücudumu kalkmaya zorladıysam da... Gorou'lardan bir tanesinin ayağını, kalkamayayım diye sırtıma doğru bastırdığını fark etmiştim. Kafamı hafifçe öne doğru bakmaya zorladım, diğerleri de aynı vaziyetteydi. Kaybetmiştik.

"Size bir takım olmanızı söylediğimi hatırlıyorum! Daha bırakın bana vurmayı, birbirinizin adımlarına takılmaktan yürüyemiyorsunuz bile. Nagi-senpai bu halinizi görse, kalbi kırılırdı." Sözcüklerin tamamlanmasının ardından, bizi yere yapıştırmak için üzerimize basan klonlar, bir puf sesi eşliğine sistematik olarak yok oldular. Bu hadisenin ardından, sanki Gorou daha da fazla soğuk ve duygusuz olmak istermişçesine devam etti: "Yarın, yine aynı yerde, aynı saatte tekrar deneyeceğiz. Eğer yine aynı şeyleri bana, kendinize veya takım arkadaşlarına yaşatacaksanız gelmeye tenezzül dahi etmeyin. Bir dahaki sefer bu kadar hafif olmayacağım." Ve hiçbirimize bir şey söyleme hakkı tanımadan, nereden geldiyse oraya döndü Gorou. Sanki hiç burada olmamış gibi, sanki biz birer çöp poşetiymişiz gibi.

"Hadi kalk, Shun. Merak etme, ben iyiyim, bak! Sadece birkaç saniyem daha olsa onu haklayacaktım! Bak, gerçekten de iyiyim. Bir dahaki sefere beni bu kadar çok düşünmezsen, Gorou'yu gafil avlayabiliriz. Hadi gel, eve dönelim. Yarın mutlaka başaracağız."

Ne kadar süre yerde kaldığımın farkında değildim, ama dizlerinin üzerine çökmüş Yuna'nın dokunuşu ve sözleri ile kendime geldim. Canım yanmıyordu ama, kaybettiğim için sinirlenmiştim. Yumruğumu öylece toprak zemine vurmuş, herhangi bir şey söylemeden duruyordum. Dişlerim birbirine kenetlenmişti, herhangi bir şey söylemek veya duygu belirtmek istemiyordum. Yuna'nın yanımda olması ve gerçekten de ufak bir kaç sıyırık dışında bir şeyinin olmaması, mental durumumu iyiden iyiye yukarıya doğru çekiyordu. Düştüğüm çukurdan utanırcasına, ama Yuna'nın uzattığı eli kavrayarak çıkıverdim. Herhangi bir şey söylemedim, sadece arada kıza bakıp gerçekten de orada olup olmadığını kontrol etmekle yetindim tüm yol boyunca. Yanılmıştım, yanılmıştık. Eğer en büyük zayıf noktamı yakınımda tutarsam, tutarsak, onu koruyabileceğim ve kusursuz bir uyum gösterebileceğimi düşünmüştüm. Onun yerine tüm bu kapışma sırasında, Yuna'yı koruyabilmek için kendim de dahil olmak üzere herkesi riske atmıştım: bizzat korumaya çalıştığım kızı bile.

Daha sonraki günlerde, antremanlar daha da iyiye gitmeyecekti elbette. Ben her zaman Yuna'yı ve kendimi önemseyecek, Gorou ise bu hissi benden söküp atmaya çalışacaktı. Tüm bunların sonucunda ise, Gorou'yu dövüp dövememizden tamamen bağımsız olarak, kaptanımız başarısız olacaktı. Ben kendimi ve Yuna'yı merkezine koyduğum bir dünyanın gerçek olduğunu, ne kadar hırpalanmış olursam olayım, kızın elini tutarak eve dönerken fark edecektim. Gorou ise her zaman benim, asla bir Ishigakure shinobisi olacak meziyette olmadığımı söylecekti. Bir süre sonra takımımız otorite tarafından dağıtılacak ve her birimiz başka takımlara ayrılacaktık. Bunu o zaman ne ben, ne de Gorou bilmiyorduk ama...

Gorou kesinlikle haklıydı.
Image
Künye

İsim: Ashikaga Shun
Yaş: 20
Cinsiyet: Erkek
Element: Fuuton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 1.000
Ün: 10
GP: 0
PP: 3



Motivasyon
Egosantrizm: Shun, hayatı tamamen tek kişilik yaşayan bir insandı. Bu hayatı, sadece kendisinin oynaması için oluşturulmuş bir oyun bahçesi olarak görüyordu. Tek gerçek insan oydu, her zaman oydu ve her zaman o olacaktı. Kendi arzularının peşinde koşmak, onun yaşama amacı haline gelmişti. Arzuladığı şeyleri söküp almak için güne uyanır, ertesi gün yine bu bilinçle uyanabilmek için uykuya dalardı. Değişken ruh hali ve sofistike zevkleri, o an için ne arzuladığını belirlerdi. Ama buradaki odak, Shun'un ne arzuladığı değil, arzuladığı şeyi elde etmek için gittiği yoldu. Bu yolda yürürken acı çekmek, hayal kırıklığına uğramak veya yolun sonunda coşkun bir mutluluğa kavuşmak... Yolun tümünden mutlu olan bir insandı Shun, yolu bitirebildiği ve arzusunu söküp alabildiği senaryolarda tabii. Geri kalan hiçbir şey veya hiçkimse önemli olmazdı. Düşündüğünü yapmalıydı, çünkü o tek ve özeldi. Ne olursa olsun, ne feda edilmesi gerekiyorsa edilsin. Her şeyin ve herkesin üstünde olmak, yaşama bilinciydi.

Galaksi Rehberi: Hangi yolu, nasıl yürümesi gerektiğine bu sayede karar verebilmişti Shun. Sofistik ve sanatsal zevkleri vardı bizimkinin, daha önce hiç görmediği bir yücelik karşısında erirdi. Yüce ve zengin şeylere sahip olmak, sanat eserlerinin doğumuna şahit olmak, kimsede ait olmayana sahip olmak gibi nice tutkuya sahipti. Fakat bunu asla ve asla, aynı yerde bağlı kalarak yapamazdı. Yepyeni şeyler görmeli ve her gördüğü muhteşem şeyi kendisine katmalı ve sahip olmalıydı. Bunu yapabilmek için yürürdü Shun, bir şeyler öğrenmek ve bunları kazanabilmek için. Kimsenin görmediğini görebilmek ve kimsenin sahibi olamadığı güzelliklere sahip olabilmek için. Zevkleri konusunda çok seçiciydi, paylaşmaktan da pek hoşlanmazdı Shun. Ama her zaman, ama her zaman onları göstermekten ve sahip olduğunun bilinmesinden hoşlanırdı. Onun galaksi rehberi de buydu işte, yüceliği söküp almak ve kendisine katmak!



Komplikasyon
Güvenli Alan; Varlık: Shun, kitleler arasında ki en dikkat çekici insan olması gerektiğini düşünür. Çünkü diğer insanlardan daha 'farklı' ve pekala daha özeldir. Shun'un güvenli alanı, en çok ilgi duyulanın, sözü dinlenilen ve akılda kalan insanın kendisi olduğu ortamlardı. Fakat normal insanlar gibi, aynı güvenli alanda yaşayabilen bir insan değildi o. Sürekli yoluna devam eden bir missing-nin olarak, ne yaparsa ve nereye giderse gitsin; kendi güvenli alanını da beraberinde getiren bir adamdı. En çok ilgi toplayanın (en etkileyicinin) Shun olmadığı, sözleri verenin ve tutanın o olmadığı her an, bu psikolojik ve toplumsal üstünlüğü geri almak için hemen hemen her şeyi yapabilir.



Özellikler
Ciğer Yarası: Karakter her ne kadar karaciğerindeki yaralanmayı iyileştirmişse de, tedavi sonrası rehabilitasyon süreci içerisinde kondisyon bakımından olumsuz etkilerle karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle karakter, eşit özellikteki kişilere nazaran daha çabuk yorulmakta ve yorgunluğu arttıkça direnci de düşmektedir. Karakterin aksiyonları rehabilitasyon sürecine doğrudan etki etmektedir. Tüm bu durum karakterin rutin hayatında herhangi bir engel oluşturmamaktadır.



Profil

Stat Listesi
Güç: 3
Çeviklik: 5
Kondisyon: 3
Potansiyel: 3
Varlık: 11
Zeka: 9

Beceri Listesi
Atletizm: 1
Akrobasi: 1
El Hassasiyeti: 1
Saklanma: 1
Form: 1
Ninshuu: 1
Aldatma: 1 {Favori}
Empati: 1
Sosyalleşme: 1
Tıp: 1
Farkındalık: 1
İzcilik: 1



Teknikler

Taijutsu
Shigure: C Rank

Genjutsu
Rakumei no Jutsu
Shibou no Jutsu
Magen: Bunshin
Teishi no Jutsu
Raigen

Ninjutsu
Shunshin



Ekipmanlar/Eşyalar
Yuna no Katana
2 Sentetik Misina, 5mt (Normal Kalite)
1 Patlayıcı Parşömen (Normal Kalite)
4 Sis Bombası (Normal Kalite)
3 Kunai (Normal Kalite)
3 Shuriken (Normal Kalite)
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 83
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: Solgun Ateş

Post by Ashikaga Shun » July 18th, 2019, 5:58 am

Gün, 3288.

"Shun, derhal hastaneye! Şu yarana iyice bakıldığından emin ol. Siz, diğerleri! Gün içinde, evet beni duydunuz, bugün içerisinde Daichou-sama'ya görevin brifingini ulaştırın. Eee hadi, ne duruyorsunuz orada?"

Gorou. Eh, onu bilirsiniz. Yine her zamanki renksizliğiyle, shinobi takımına emirler yağdırmak ile meşguldü. Gorou'nun renksiz kişiliği, takımın diğer üyelerine de bulaşıyor, adeta yüzlerine siniyordu. Bu, herhalde, benim için de geçerliydi. Diğerlerine nazaran, bambaşka bir şeyden kaynaklanan bir renksizlik durumu... Ben olduğumdan daha soluk, hatta çok daha soluk görünüyor olmalıydım! Devamlı bir takımdan başkasına atanıyor olmama rağmen, Gorou'yu yakamdan silkmeyi bir türlü başaramamıştım. Bu öyle bir noktaya gelmişti ki, artık Gorou canımı sıkmayı bırakmıştı. Eh, ona soracak olsanız, çabasından en ufak bir parçayı dahi kaybetmemiştir! Ama söylediğim yere çıkıyor kapı, kendilerine neyin çarptığından bihaber takım arkadaşlarımın henüz(?) sahip olmayacakları bir şeye sahiptim: artık kaptanımın bulaşıcı nosyonsuzluğundan etkilenmiyordum. Bir ölü gibi soluk benzimi, çıktığımız görev görev sırasında mide boşluğumu delip geçen bir katanaya borçluydum.

İlk anda, herhangi bir şey hissetmemiştim. Sanki içi boş bir süngere kürdan saplamaktan farksız olmalıydı. Fakat daha sonrasında... Eh, katananın çıkartılma anını şöyle yada böyle hatırladığımı sanıyordum. Bu anı artık, sadece kabuslarda tekrardan yaşanılacaklar listemin bir parçasıydı. Sözcüklerle tarif edemeyeceğim, tarif etmek istemeyeceğim bir deneyimdi. Neyse ki bu seferki suratsız ve isimsiz shinobi takımım, beraberinde medikal bir shinobiyi de ağırlıyordu. Ölemeyecek, bir başka insan tarafından kurtarılacak kadar fazla insandım henüz. Bir insanın ötesi olmak yerine, kabuğumu aşmak yerine... Hayata tutundum. O an için, en iyi seçenek buydu. Pek de rahatsız edici değildi, gözünüzde bir isyankar olmak istemem!

Hafif sendeleyerek, girişinde durduğum Ishigakure'ye doğru hareketlendim. Ben momentumumu kazanır, acıdan ve kan kaybından bitap düşmüş bedenimi köye doğru sürüklerken; takımımdaki diğer çocuklar da aynısını, muhtemelen daha kolay ve acısız bir şekilde, yapmaya başlamışlardı. Ben zar zor yürümeye çalışırken, beklediğim ve istediğim gibi, diğer hiçkimseden bir yardım girişimi gelmedi. Görev sırasında bana bunu ilk yaptıkları zaman, ki yapacak kadar kibar çocuklardı doğrusu, onları pek de kibar kabul edilmeyecek biçimde redetmiştim. Herhalde bu anıyı tekrar yaşamak istemezlerdi, onun yerine, kimse kimseyi zerre sikine takmadan dağılmayı tercih etmişti. Açıkçası şuan ne Gorou'yu, ne de bir başka 'rastgele' takım arkadaşım olmuş tiplemeyi çekebilecek ruh halimdeydim. Çektiğim acı, bu kurtuluş anına değerdi sanırım.

Köyün içlerine doğru yol alırken, yaşananları şöyle bir gözden geçirme fırsatım vardı. Her ne yaptıysak, her ne olduysa, görevimiz oldukça başarılı geçmiş olmalıydı. Mideme saplanan katanaya rağmen, Gorou'nun herhangi birimizi eleştirecek en ufak lafı olmamıştı. Ki bu, görülmemiş bir doğa olayıydı! Sınırlardan sorun çıkaran kalabalık bir grup haydutun hakkından gelmiş olmamız onu yeterince memnun etmişti, herhangi birinden akan kanı umursamayacak kadar hemde. Tüm bunlar bir yana, çıkmaya başladığım görevlerin ağırlıkları da hatrı sayılır derecelerde artmıştı. Hala kenalarından kan sızan sargı bezleri, bunun en somut kanıtıydı. Sonunda, dokuz sene önceki düşlediğim hayata kavuşmuştum. Fakat, çok da mutlu değildim.

Bu noktaya gelmek için, koca dokuz yıl harcamıştım. Bu hız, asla yeterli değildi! Seneler önce ablama, en iyi shinobi olacağımı söylemiştim. Ishigakure'nin en önemlisi, en yüksek rütbelisi. Fakat ne kadar iyimser hesaplamalar yapıyor olursam olayım, asla zamanında olmak istediğim yerde olamayacaktım. Son çıktığım görev, bunun en büyük kanıtıydı. Daha çok hızlanmalıydım, basamakları daha hızlı aşmalıydım. Kendimi bir şekilde, daha iyi kanıtlamanın bir yolunu bulmalıydım. Ölümün eşiğindeyken, sadece bu düşünceye tutunmuştum. Beni hayatta tutan, medikal bir shinobinin yaptığı jutsu değildi. Ölümün beni kabul edemeyeceği kadar hazırlıksızdım sadece.

Hastanenin önüne geldiğim zaman, duraladım. Önce içeriye girecek gibi oldum, bir ki paytak adım attım. Ama, içeriye girmedim önce. Hemşireler tarafından görülüp, zorla binanın içine tıkılmadan önce... Yaramı kendim kontrol etmeye karar verdim. Temiz bir kesikti, doğru bir bakım ile kusursuz bir şekilde iyileşebilirdi. Ama beceriksiz takım arkadaşım, yada çok hareketli yapım, sağolsun; kanama tam olarak kontrol altına alınmamıştı. Sargı bezlerim iyiden iyiye kızıl rengini almıştı. En azından bir süre daha ölmeyeceğimi kavradığım vakit, hastaneyi atlamaya karar verdim. Bunu sadece, Gorou yapmamı söylediği ve bende onun koyduğu kuralları yıkmayı sevdiğim için yapmadım. O da bir faktördü elbet, ama daha önemli bir işim vardı. Hastanenin önünde durduğum an aklıma gelmişti ve bir yaranın pansumanından çok daha büyük bir önem teşkil ediyordu.

İçinde bulunduğum kondisyonun sınırlarını zorlayarak, hızlandım, eğer siz buna hız diyorsanız tabii! Köyün iç bölgelerine, konutların kaldığı kısma doğru hareketlendim. Bu yol boyunca, ilk önce kendi evime girecekmiş gibi, soyluların evlerinin olduğu patikaya doğru yürüdüm. Fakat kendi evimin, Ashikaga hanesinin önünde durmadım. Evimi de atlayıp, onun da ötesine doğru yürüdüm. Ne zaman ki, yolculuğum beni Watanabe hanesinin yakınlarına getirmişti ki...

"Aptal! Görevin sadece birkaç gün süreceğini söylemiştin. 'SADECE BİRKAÇ GÜN, YUNA. ENDİŞELENMENE GEREK YOK, YUNA!' Günlerin mi farkında değilsin, yoksa artık benden kaçmaya da mı başladın? Şimdi bir de, o kadar günden sonra, buraya hangi yüzle..."

Yuna'nın gözlerindeki nefret, ona doğru yürüdüğüm her ufak anla birlikte yerini, başka şey ile değiştirdi: korku. İkimizde daha önce yaralanma görmüştük, hatta, ölüm görmüştük. Birer shinobi olarak, ölmek ve öldürmek ile barışıktık. Fakat birlikte geçirdiğimiz onca güne rağmen, hala birbirimizin yaralanmalarına dayanamıyorduk. Savaş alanında birlikte hareket etmeyi beceremediğimizden değil, birbirimizden endişe ettiğimiz için çocukluğumuzdan beri asla aynı shinobi takımları içinde yer almıyorduk. Ve ben, buraya gelerek, adını asla koyamadığımız bir kanunu çiğniyordum. Yuna'ya, benim de yaralanabileceğimi hatta ölebileceğimi gösteriyordum. Bu, çok bencilceydi. Ama dayanamamıştım işte. Öleceğimi düşündüğüm, kanamamın durdurulamadığı her saniye boyunca, sadece bu anı düşünmüştüm: Yuna ile tekrar buluşacağım anı. Ve şimdi, o anı defalarca zihnimde tekrar tekrar yaşadıktan sonra... Vakit kaybedemezdim!

"Yol boyunca, güzel bir iki dairenin kiralığa çıktığını gördüm. Birlikte onlara bakmak ister misin, içlerinden birisini beğeneceğine eminim. Bir tanesi, hep o düşlediğin manzaraya sahipmiş gibi görünüyordu!" Sevgilime, bir soru yöneltmemiştim. Bu bir teklif değildi, olmamalıydı. Her zaman beklenilen günün gelmesi olarak görülmeliydi. Elbette benimle birlikte yaşamak istiyordu, ama ben ona bunu hiç teklif etmemiştim ki! Elbette artık aynı evi paylaşacak kadar yakındık, ama ben ona bu inceliği göstermemiştim ki. O an ölseydim, asla sevdiğim kadın ile aynı evde uyanamadan ölecektim. Bu yüzden belki de ilk defa korkmuştum. Ölecek olmamdan değil, yaşamadığım her bir an için.

"Canım..." Kızın hala sesi titriyordu. Fakat bu sefer öfkeden değil, endişedendi. İlk önce bana sarılacakmış gibi, göğsüme giriverdi. Hemen ardından ise, beni daha iyi taşıyabilmek için, koltuk altıma doğru bir hareket yaptı. "Çok kan kaybettiğin için yaptığın aptallıkları affediyorum. Ama hadi gel, önce hastaneye uğrayalım. Sonra ne saçmalık planlıyorsan, onun hakkında konuşuruz. Olur mu?" Bir an önce söylediğim hiçbir şeyi anlamamış gibiydi. Gerçekten de korkudan aklını kaçırmış olmalıydı. Evet acı çekiyor, hatrı sayılır miktarlarda kan kaybediyordum. Ama kesinlikle, bu durumda bile, Yuna'dan daha mantıklı ve rasyonel taraf kalmayı (nasıl oluyorsa) başarıyordum. Elimin iki parmağı ile, dünya üzerindeki en narin çiçeği kavrıyormuş gibi, kızın çenesini tuttum. Kızın kafasını hafifçe, kendimden uzağa doğru; bakışları benim bakışlarımla buluşacak bir pozisyona çektim. "Hayır, olmaz Yuna. İlk önce, bundan sonra birlikte yaşayıp yaşamayacağımızı senin ağzından duymalıyım. Sonra, eğer yeni dairelerden birkaçına birlikte bakarsak, hastaneye uğramayı düşünebilirim."

Heyecanlıydım. Kalbimin daha hızlı atışı, pansumandan sızan kanın şiddetini arttırıyordu ama önemsemiyordum. Bir yandan da içimde buruk bir his vardı, adını koyamayacağım bir dehşet. Kızın hayır demesini beklemiyordum, ama bu Yuna'ydı. Hayatta beklemediğim hemen hemen her şeyi yapabildiği için ona aşıktım. Saniyenin onda biri kadar sürede düşünüp, hayır diyebilirdi. Ama... Ama öyle olmadı. Yuna'nın ezberlediğim yüz hatları, ekşidi ilk önce. Kızın sol kaşı, öfke ile kasıldı. Ağzı, sanki dünya üzerinde bildiği bütün küfürlerin bile yeterli olmayacağını fark etmişçesine, sürekli açılıp kapandı. Ancak bir otuz saniyenin, bana ise saatler gelen sürenin ardından, kız konuşmaya başlayacaktı:

"Kahrolası hastaneye gitmeni sağlayacaksa, olur. Hadi bahsettiğin dairelere bir göz atalım. Ama bana sonrasında, Gorou-senpai ile konuşmayı hatırlat olur mu? Şey, gerçekten bir düşman tarafından yaralandığına emin olmak istiyorum. Şuana kadar bildiğim kadarıyla, sırf beni manipüle etmek için kendi kendini bıçaklamış bile olabilirsin!"

Nihayet kızın yüzüne çarpık bir neşe yayıldı. Rahatlamıştım. Bu rahatlığı, kızın dudaklarına kondurduğum bir öpücük ile noktaladım. Hasret kaldığım, hatta hakettiğim öpücüğü noktaladıktan sonra... Planladığımız gibi dairelere bakmaya gitmeden önce, Yuna'nın son söyledikleri zihnimin içinde anafor gibi dönmeye başladı. 'Kendi kendini bıçaklamak...'

Eğer Yuna'nın söylediği şeyi daha önce akıl etmiş olsaydım, muhtemelen yapar-..
Image
Künye

İsim: Ashikaga Shun
Yaş: 20
Cinsiyet: Erkek
Element: Fuuton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 1.000
Ün: 10
GP: 0
PP: 3



Motivasyon
Egosantrizm: Shun, hayatı tamamen tek kişilik yaşayan bir insandı. Bu hayatı, sadece kendisinin oynaması için oluşturulmuş bir oyun bahçesi olarak görüyordu. Tek gerçek insan oydu, her zaman oydu ve her zaman o olacaktı. Kendi arzularının peşinde koşmak, onun yaşama amacı haline gelmişti. Arzuladığı şeyleri söküp almak için güne uyanır, ertesi gün yine bu bilinçle uyanabilmek için uykuya dalardı. Değişken ruh hali ve sofistike zevkleri, o an için ne arzuladığını belirlerdi. Ama buradaki odak, Shun'un ne arzuladığı değil, arzuladığı şeyi elde etmek için gittiği yoldu. Bu yolda yürürken acı çekmek, hayal kırıklığına uğramak veya yolun sonunda coşkun bir mutluluğa kavuşmak... Yolun tümünden mutlu olan bir insandı Shun, yolu bitirebildiği ve arzusunu söküp alabildiği senaryolarda tabii. Geri kalan hiçbir şey veya hiçkimse önemli olmazdı. Düşündüğünü yapmalıydı, çünkü o tek ve özeldi. Ne olursa olsun, ne feda edilmesi gerekiyorsa edilsin. Her şeyin ve herkesin üstünde olmak, yaşama bilinciydi.

Galaksi Rehberi: Hangi yolu, nasıl yürümesi gerektiğine bu sayede karar verebilmişti Shun. Sofistik ve sanatsal zevkleri vardı bizimkinin, daha önce hiç görmediği bir yücelik karşısında erirdi. Yüce ve zengin şeylere sahip olmak, sanat eserlerinin doğumuna şahit olmak, kimsede ait olmayana sahip olmak gibi nice tutkuya sahipti. Fakat bunu asla ve asla, aynı yerde bağlı kalarak yapamazdı. Yepyeni şeyler görmeli ve her gördüğü muhteşem şeyi kendisine katmalı ve sahip olmalıydı. Bunu yapabilmek için yürürdü Shun, bir şeyler öğrenmek ve bunları kazanabilmek için. Kimsenin görmediğini görebilmek ve kimsenin sahibi olamadığı güzelliklere sahip olabilmek için. Zevkleri konusunda çok seçiciydi, paylaşmaktan da pek hoşlanmazdı Shun. Ama her zaman, ama her zaman onları göstermekten ve sahip olduğunun bilinmesinden hoşlanırdı. Onun galaksi rehberi de buydu işte, yüceliği söküp almak ve kendisine katmak!



Komplikasyon
Güvenli Alan; Varlık: Shun, kitleler arasında ki en dikkat çekici insan olması gerektiğini düşünür. Çünkü diğer insanlardan daha 'farklı' ve pekala daha özeldir. Shun'un güvenli alanı, en çok ilgi duyulanın, sözü dinlenilen ve akılda kalan insanın kendisi olduğu ortamlardı. Fakat normal insanlar gibi, aynı güvenli alanda yaşayabilen bir insan değildi o. Sürekli yoluna devam eden bir missing-nin olarak, ne yaparsa ve nereye giderse gitsin; kendi güvenli alanını da beraberinde getiren bir adamdı. En çok ilgi toplayanın (en etkileyicinin) Shun olmadığı, sözleri verenin ve tutanın o olmadığı her an, bu psikolojik ve toplumsal üstünlüğü geri almak için hemen hemen her şeyi yapabilir.



Özellikler
Ciğer Yarası: Karakter her ne kadar karaciğerindeki yaralanmayı iyileştirmişse de, tedavi sonrası rehabilitasyon süreci içerisinde kondisyon bakımından olumsuz etkilerle karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle karakter, eşit özellikteki kişilere nazaran daha çabuk yorulmakta ve yorgunluğu arttıkça direnci de düşmektedir. Karakterin aksiyonları rehabilitasyon sürecine doğrudan etki etmektedir. Tüm bu durum karakterin rutin hayatında herhangi bir engel oluşturmamaktadır.



Profil

Stat Listesi
Güç: 3
Çeviklik: 5
Kondisyon: 3
Potansiyel: 3
Varlık: 11
Zeka: 9

Beceri Listesi
Atletizm: 1
Akrobasi: 1
El Hassasiyeti: 1
Saklanma: 1
Form: 1
Ninshuu: 1
Aldatma: 1 {Favori}
Empati: 1
Sosyalleşme: 1
Tıp: 1
Farkındalık: 1
İzcilik: 1



Teknikler

Taijutsu
Shigure: C Rank

Genjutsu
Rakumei no Jutsu
Shibou no Jutsu
Magen: Bunshin
Teishi no Jutsu
Raigen

Ninjutsu
Shunshin



Ekipmanlar/Eşyalar
Yuna no Katana
2 Sentetik Misina, 5mt (Normal Kalite)
1 Patlayıcı Parşömen (Normal Kalite)
4 Sis Bombası (Normal Kalite)
3 Kunai (Normal Kalite)
3 Shuriken (Normal Kalite)
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 83
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: Solgun Ateş

Post by Ashikaga Shun » July 19th, 2019, 3:51 am

Gün, 3317.

Çok uzun sürelerden sonra, hatta belki ilk defa, günümü olumlu bir şekilde anlatmaya başlayabileceğime inanıyorum. Evet, hadi bir deneyelim. 'Hayat son zamanlarda oldukça iyi gidiyor.' Vay canına! Bunu, sadece söyleyebilmek bile, neredeyse onu kazanmak kadar zor olmuştu. Ama şimdi, ben buradaydım ve bu duyguları gerçekten de hissediyordum. Sanki hayatımın şu gününe kadar yaşadığım zorlukları, gerçekten de ben yaşamamamışım gibi geliyordu. Sanki bir başka 'Shun' yaşamıştı ve ben sadece onun kazandıkları ile mutlu oluyordum. Ve inanın bana, gerçekten de mutlu hissediyordum. Hissettiğim şeylerin giderek daha da 'yukarıya' doğru ivlemelendiğini asla inkar edemezdim. Bana yabancı insanlar, yani aşağı yukarı tüm insanlık, için Shun'da pek bir şeyin değiştiği doğru olamazdı. Ama ablam ve Yuna, coşkun tutkum altında ezilebilirlerdi. Hayatta sürekli bir şeyleri isteyen, kovalayan insan olmaktan kısa bir an için tatile çıkmıştım. Şuan için, tüm vaktimi sahip olduklarımı korumaya odaklanmıştım. Minettardım.

Yuna ile yaptığımız korkutucu konuşmayı ardımızda bırakmıştık. Sadece birkaç gün sonra, yeni evimize taşınmıştık. Neredeyse yetişkinliklerini kazanmış iki shinobi için bu, öyle şaşılacak bir şey değildi. Zaten ikimiz de, ailelerimizden bir yardım beklemiyorduk. Kendi başımıza ölmemeyi öğrenmiştik, evi idare etmek ondan daha zor olamazdı değil mi? Ve gerçekten de, düşünüldüğü kadar zor değildi. Semada süzülen ilahi varlıkların da yardımını arkamıza almayı ihmal etmemiştik. Yoksa tüm bu boş vakte, Ishigakure otoritesinin ikimizden birine bir görev yüklememesine nasıl sahip olabilirdik ki? Bizde bu ilahi yardımı geriye çevirecek değildik, kendi hanemizi oluşturmak(?) adına harekete geçivermiştik.

Evimiz tek katlı, klasik japon estetiğine uygun olacak şekilde çizilmiş bir yapıydı. Ne Ashikaga klanına yaraşırdı, ne de Watanabe klanına. İki soylu, nispeten zengin klandan gelmiş bir çift için; son derece yavan, yer yer konforsuz bir yerdi burası. Fakat şuan için, ikimizin maaşını birleştirdiğimiz zaman, ancak burasını karşılayabiliyorduk. Yuna'nın asla tam olarak bundan memnun olmadığını hissedebiliyordum. Ki bana soracak olursanız, ben de memnun değildim. Her zaman görkemli şeyleri sevmiştim, mesela Yuna gibi. Kendimi bile isteye, daha köhne bir yere hapsetmek, dışarıdan göründüğü kadar havalı değildi. Ama... Bir şekilde katlanmanın yolunu bulmuştuk. Kendimi sık sık, evin herhangi bir köşesini daha ihtişamlı bir hale getirmeye çalışırken buluyordum.

"Tam buraya, evet tam buraya bir piyano koymalıyız. Yok hayır, piyanoyu boşver. Tam bu duvara, Haku'nun çizdiği resimlerden birini almalıyım, onda zevkimize uygun bir şeyler mutlaka vardır."

Tabii fiziksel sıkıntıların ötesinde de şeyler vardı bu dünyada. Mesela, artık sevdiğim kadın ile aynı evde yaşamaya başlamıştım. Peki ya bundan sonraki adım neydi? Evlenecek miydik biz? Bu, ikimizin de birbirine sormaya çekindiği bir konuydu. Küçük birer çocukluktan beri beraberdik, ama tüm günleri güzel miydi? Ayrı kaldığımız onlarca ay yok muydu? Vardı elbet. Yuna ile aramdaki en büyük problem, belki de tek problem buydu. Biz birbirimize, fazlaca benziyorduk. Hızlı sıkılıyor, sonrasında sahip olduğumuz şeyleri tekrar geriye kazanmaya çalışıyorduk. Hayatımın herhangi bir köşesinde, asla monogamist bir insan olmamıştım; bir nokta da Yuna'da öyleydi. Birbirimizi her şeyden ve hatta kendimizden bile kıskanacak kadar seviyorduk. Tüm bunlara rağmen, sadece birbirimize ait olduğumuz konusunda kimse tek bir kelime dahi etmemiştim. Ama, birbirimize ait olduğumuzu 'biliyorduk.' Ufak tefek kaçamaklar, ufak tefeklikle kaldıkları sürece güzeldi. Yani... Şu güne kadar. Peki ya bundan sonra ne olacaktı? Bu sefer, sürekli konuşan taraf ben değil, Yuna'ydı. Elinde değildi kızın, ben beğenmediğimiz boktan evimizi geliştirmeye çalışırken; o da ilişkimiz için aynı şeyi yapıyordu.

"Bundan sonra her gün aynı insanı görüp, aynı yatağa yatacağını bilmek sence de korkutucu değil mi? Ya sıkılırsan, ya sıkılırsam?! Bazı günler buna hazır olduğumuzu düşünmüyorum. Ardından uyanıyorum ve seni yanımda görünce... Huzurlu hissediyorum. Bu hisse, alışabilirmişim gibi geliyor."

Problemlerimiz yok değildi. Ama size, ilk söylediğim şeyi hatırlayın, hayat güzel gidiyordu. Ben evin her yanına, birbirinden daha uçuk resimler; portreler ve ufak tefek heykeller koymaya başlamıştım. Dışarıdan bakıldığında ihtişamdan nasibini alamamış bu ev, artık çok daha 'görkemli' bir hal almıştı. Yuna ise, artık daha fazla endişelenir olmuştu. Yalnız geceleri, kendisinden daha fazla uyanık kalmama asla izin vermiyordu. Onun kendi sorunlarıyla yüzleşme şekli buydu, korktuğu şeylere daha çok sarılıyordu. Benimle bir ömür geçirmekten korkuyor, ama yanında olmadığım zamanlar ise uyuyamıyordu. Bir nokta da, yeni yaşam tarzımıza uyum sağlamaya başlamıştı. Yuna ile aynı problemlere sahip olsam da, dünya üzerinde gördüğüm en güzel kadını aldatmak istemiyordum. Sadece bunu yapabileceğimi biliyor olmak, asla dilimden dökülmeyecek gizli bir haz veriyordu, hepsi bu.

Ama... Her iyi günün bir sonu vardı. Zaten iyi günlerin tek sıkıntısı buydu. Güneş illa ki, batardı.

Kapı çalındı birden, bir gece... Aniden! O sırada, oturma odamıza yeni yerleştirilmiş piyanonun başında Yuna ile birlikteydim. Evet, bir piyanoyu gerçekten de almayı başarmıştım. Bu bize, uzun süre boyunca meteliğe kurşun atmamıza neden olacak bir karardı. Ama evin havasının bu denli yükselişe geçtiği, kahkahaların durmak bilmediği ve seksin en doyurucu olduğu zamanlarda... Gerekli bir şımarıklık olduğunu düşünmüştüm. İstemeye istemeye de olsa, Yuna'nın besbelli rahatsız olmuş bedeninin hemen yanından kalktım. Kapıya doğru yöneldim ve daha elim tokmağı çevirmemişti ki, zaten ne ile karşılaşacağımı üç aşağı beş yukarıya bildiğimi fark etmiştim. Ishigakure otoritesi, bana yeni bir görev vermişti. Bir süre, süresi belirsiz bir şekilde, buralarda olmayacaktım.

O anda, Yuna ile şuana kadar hiç konuşmadığımız derecede büyük bir problemimiz olduğunu fark etmiştim. İkimizde hala shinobiydik ve otoriteye karşı görevlerimiz vardı. Keyif yapacağımız günler, bir noktada tükenecekti. Bir o gidecekti, bir ben, belki de aynı anda... Bunu yeni fark ediyor olmak, besbelli evin havasını sarsmıştı. Yuna, kesinlikle benden daha iyi durumdaydı. Bir şey olmaz, geldiğinde zaten burada olurum diyordu. Belki sen de beni beklersin diye espri yapıyor, hatta kafasını dinleyeceğini söyleyerek eğleniyordu benimle. Ama benim sorunumun, sadece Yuna'dan ayrılmak olmadığını asla fark etmemişti. Ben bile yeni fark ediyordum.

İçinde bulunduğum sistemden nefret ettiğimi, gerçekten de ilk defa fark etmiştim!
Image
Künye

İsim: Ashikaga Shun
Yaş: 20
Cinsiyet: Erkek
Element: Fuuton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 1.000
Ün: 10
GP: 0
PP: 3



Motivasyon
Egosantrizm: Shun, hayatı tamamen tek kişilik yaşayan bir insandı. Bu hayatı, sadece kendisinin oynaması için oluşturulmuş bir oyun bahçesi olarak görüyordu. Tek gerçek insan oydu, her zaman oydu ve her zaman o olacaktı. Kendi arzularının peşinde koşmak, onun yaşama amacı haline gelmişti. Arzuladığı şeyleri söküp almak için güne uyanır, ertesi gün yine bu bilinçle uyanabilmek için uykuya dalardı. Değişken ruh hali ve sofistike zevkleri, o an için ne arzuladığını belirlerdi. Ama buradaki odak, Shun'un ne arzuladığı değil, arzuladığı şeyi elde etmek için gittiği yoldu. Bu yolda yürürken acı çekmek, hayal kırıklığına uğramak veya yolun sonunda coşkun bir mutluluğa kavuşmak... Yolun tümünden mutlu olan bir insandı Shun, yolu bitirebildiği ve arzusunu söküp alabildiği senaryolarda tabii. Geri kalan hiçbir şey veya hiçkimse önemli olmazdı. Düşündüğünü yapmalıydı, çünkü o tek ve özeldi. Ne olursa olsun, ne feda edilmesi gerekiyorsa edilsin. Her şeyin ve herkesin üstünde olmak, yaşama bilinciydi.

Galaksi Rehberi: Hangi yolu, nasıl yürümesi gerektiğine bu sayede karar verebilmişti Shun. Sofistik ve sanatsal zevkleri vardı bizimkinin, daha önce hiç görmediği bir yücelik karşısında erirdi. Yüce ve zengin şeylere sahip olmak, sanat eserlerinin doğumuna şahit olmak, kimsede ait olmayana sahip olmak gibi nice tutkuya sahipti. Fakat bunu asla ve asla, aynı yerde bağlı kalarak yapamazdı. Yepyeni şeyler görmeli ve her gördüğü muhteşem şeyi kendisine katmalı ve sahip olmalıydı. Bunu yapabilmek için yürürdü Shun, bir şeyler öğrenmek ve bunları kazanabilmek için. Kimsenin görmediğini görebilmek ve kimsenin sahibi olamadığı güzelliklere sahip olabilmek için. Zevkleri konusunda çok seçiciydi, paylaşmaktan da pek hoşlanmazdı Shun. Ama her zaman, ama her zaman onları göstermekten ve sahip olduğunun bilinmesinden hoşlanırdı. Onun galaksi rehberi de buydu işte, yüceliği söküp almak ve kendisine katmak!



Komplikasyon
Güvenli Alan; Varlık: Shun, kitleler arasında ki en dikkat çekici insan olması gerektiğini düşünür. Çünkü diğer insanlardan daha 'farklı' ve pekala daha özeldir. Shun'un güvenli alanı, en çok ilgi duyulanın, sözü dinlenilen ve akılda kalan insanın kendisi olduğu ortamlardı. Fakat normal insanlar gibi, aynı güvenli alanda yaşayabilen bir insan değildi o. Sürekli yoluna devam eden bir missing-nin olarak, ne yaparsa ve nereye giderse gitsin; kendi güvenli alanını da beraberinde getiren bir adamdı. En çok ilgi toplayanın (en etkileyicinin) Shun olmadığı, sözleri verenin ve tutanın o olmadığı her an, bu psikolojik ve toplumsal üstünlüğü geri almak için hemen hemen her şeyi yapabilir.



Özellikler
Ciğer Yarası: Karakter her ne kadar karaciğerindeki yaralanmayı iyileştirmişse de, tedavi sonrası rehabilitasyon süreci içerisinde kondisyon bakımından olumsuz etkilerle karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle karakter, eşit özellikteki kişilere nazaran daha çabuk yorulmakta ve yorgunluğu arttıkça direnci de düşmektedir. Karakterin aksiyonları rehabilitasyon sürecine doğrudan etki etmektedir. Tüm bu durum karakterin rutin hayatında herhangi bir engel oluşturmamaktadır.



Profil

Stat Listesi
Güç: 3
Çeviklik: 5
Kondisyon: 3
Potansiyel: 3
Varlık: 11
Zeka: 9

Beceri Listesi
Atletizm: 1
Akrobasi: 1
El Hassasiyeti: 1
Saklanma: 1
Form: 1
Ninshuu: 1
Aldatma: 1 {Favori}
Empati: 1
Sosyalleşme: 1
Tıp: 1
Farkındalık: 1
İzcilik: 1



Teknikler

Taijutsu
Shigure: C Rank

Genjutsu
Rakumei no Jutsu
Shibou no Jutsu
Magen: Bunshin
Teishi no Jutsu
Raigen

Ninjutsu
Shunshin



Ekipmanlar/Eşyalar
Yuna no Katana
2 Sentetik Misina, 5mt (Normal Kalite)
1 Patlayıcı Parşömen (Normal Kalite)
4 Sis Bombası (Normal Kalite)
3 Kunai (Normal Kalite)
3 Shuriken (Normal Kalite)
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 83
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: Solgun Ateş

Post by Ashikaga Shun » July 20th, 2019, 1:45 am

Gün, 3650.

Bugün, Yuna'yı ilk gördüğümden beri geçen üç bin altı yüz ellinci gündü. Tam olarak, onuncu yıl dönümüne tekabül ediyordu. Bu önemli yıl dönümünü, sevgilim ile paylaşmayı düşünmüyordum. İlişkimizin başladığı tarih, bundan çok daha ilerisiydi. On yıl, sadece ama sadece 'benim' için önemliydi. On yıl önce bugün, gerçekten de dünya üzerinde sevebileceğim tek kadın ile tanışmıştım. Sadece alev rengi saçları, beyaz ışık demetinden teni ve tanrıların korkunç simetrisi ile tasarlanmış yüzü; Yuna'yı ifade etmek için son derece aciz ifadelerdi. Kadının, asla yakalanamayacak bir kıvılcım zerresi olmasından zevk alıyordum. Asiliği, inatçılığı, yer yer parıldayan öfkesi... Nefretinden keyif alıyordum, Yuna'nın, acımasızlığından ve sadistliğinden. Bu kadının beraberinde sürüklediği her pozitif veya negatif özelliğini, sanki onlar da benim parçammış gibi kabulleniyordum. Ona olan aşkıma, Watanabe Yuna isimli kadının bizzat kendisine, boyun eğiyordum. Ve bugün, onu tanımaya başlayalı sadece on yıl olduğunu fark ediyordum. Ne kadar da az geliyordu kulağa, ne kadar da yetersizdi öyle!

Ve bugün, önemliydi. Doğrusunu bilmek isterseniz, günün önemi sadece sembolik bir rakamdan öteydi. Belki güne başlarken bilmiyordum ama, bugün Yuna'yı terk edeceğim gündü. Kapıdan çıkıp, bir daha asla geri dönmeyeceğim gün!..

Kor rengi gökyüzünün, güçbela aydınlatmaya çalıştığı bir sabaha gözlerimi açmıştım. Her şey yolunda görünüyordu. Zaten, neden olmasındı ki? Ama sanki, bir şeyler yeterince yolunda 'olmamalıymış' gibi görünüyordu. Bundan dakikalar önce gördüğüm kabusu, çokta unutuvermiştim. Yalnız alnımda birikmiş, iri ter taneciklerini ve sıkılmış yumruğumu görmezdene gelemedim. Yine de... Beni rahatsız eden his ile fazla boğuşmamayı tercih ettim. Geçirdiğim yıllar boyunca, kendi karanlık duygularıma hapis olmamayı öğrenmiştim. Onun yerine, doğrulup, yatağın öteki ucundaki kızı kontrol ettim. Yuna, hiçbir şeyden habersiz uyuyordu. Burnunun üstüne kadar çektiği yorganıyla, çok masum görünüyordu. Asla olmadığı kadar, masum.

Bir süre, nefes dahi almadan onu izlemeyi sürdürdüm. İşlerin aslını bilmek isterseniz, Yuna'yı ayıkken daha çok seviyordum. Onunla konuşmayı, birlikte boğulurcasına kahkahalar atmayı ve hatta bağırarak kavga etmeyi bile! Ama son zamanlarda, sessizce bir köşeye çekilmeyi daha çok sever olmuştum. Konuşmaktan sıkıldığımı, kahkahaların artık birer yalandan ve kavgalarında sadece seksi daha iyi hale getirmek için düzenlenmiş ufak oyunlar olduğunu düşünmeye başlamıştım. Kadına, kadınıma olan hissim değişmemişti. O, hala benim için 'tek'ti. Olması gereken oydu ve olmuştu da. Ama bir yandan da... Açıklayamıyordum! Açıklayamadığım bir his dalgası altında boğulduğumu hissediyordum. Bundan hiç Yuna'ya bahsetmemiştim ama, bahsetseydim bile anlayamayacağından kesinlikle emindim. Galiba hayatta ilk defa bir şeyi, aşkımdan gizliyordum ve bu daha da canımı sıkıyordu.

Dakikalar belki de saatler... Artık zaman kavramının sınırlarını sorguluyordum. Hayatta eskiden çok iyi anladığımı düşündüğüm, nispeten önemsiz kavramlar konusunda bile sıkıntılar çekiyordum. Öylece durup, zamanın farkında olmadan kızın uyuyan suretini izledim. Ne zaman ki, hafif hafif kıpırdayıp uyanma emareleri gösterdi... Hiçbir şey söylemeden yataktan çıkıverdim. Neredeyse parmak ucunda hareket ederek, odanın bir diğer köşesine ulaştım. Çıplak tenime iki parça kıyafet geçirdim, hemen ardından da kahvaltıyı hazırlamak için mutfağa doğru yöneldim. Her şeye rağmen, hala bugün benim için değerliydi. Daha önceden yapmayı planladığım, nispeten gösterişli bir kahvaltıyı hazırlamaya koyuldum.

...

Günün tamamı boyunca, anlamı sadece bende saklı olan günü Yuna ile birlikte kutlayarak geçirdim. Muhteşem bir kahvaltının hemen ardından, küvette birlikte geçirilen saatler... Ancak hava kararırken kendimize gelmeyi başardık, ama daha planımın üçte birini bile tamamlayamamıştık. Yuna'nın boş bulunduğu bir anda, boynuna ıslak bir öpücük kondurmuştum. Bunu hep huysuz bir şekilde karşılardı, ama bu sefere mahsus, onun huysuzlanmasına izin vermemiştim! "Hadi hazırlan, seni bir sirke götürüyorum! Bizim Chuunin çocuklardan birinden duydum, Ishigakure'ye çok yakın bir köye gelmişler. Yapma ama Yuna, şimdiden aklından geçen yüzlerce farklı giysi kombinasyonunu görebiliyorum! Acele et." Ben ne kadar kızın bir an önce giyinmesi için onu darlamış olsam da... Yuna o akşam için, kusursuz güzellikte beyaz bir elbiseyi giyecekti. Ve bu akşamdan sonraki tüm akşamlar, ben gözümü kırpmadan, Yuna'yı hep o elbise içinde hayal edecek ve bundan minettar olacaktım.

Ben hiçbir zaman öğrenemeyecektim ama, Yuna, bugün ona evlilik teklifi edeceğimi düşünüyordu. Onun bakış açısından bendeniz Shun, besbelli değişmeye başlamıştım. Artık sürekli dalıp gidiyor, daha az konuşuyor ve daha az 'umursuyordum.' Başka insanları umursamadığımı, hatta umursama duygumun neredeyse sadece kendisi için çalıştığını biliyordu. Fakat artık kız, gözlerimdeki tutkudan eser olmadığını görmeye başlamıştı. Bu, çok korkutucuydu onun için. Eğer bir sorunum varsa, ona niye söylemiyordum ki? Sorun acaba, bizzat kendisi miydi? Gözlerimin daha az parladığı bu akşamlar, çok daha karanlık bir akşamın habercisi miydi yani!? Yuna tüm bu sorulardan kaçmaya çalışıyor, ama günün sonunda, yine aynı sorularla yatağa giriyordu. Şuana kadar tüm bunlara en iyi çözümü, bu konu hakkında asla konuşmamak olmuştu. Aslında benim Yuna'ya yaptığımı, o da bana yapıyordu. Korkusunu ve üzüntüsünü asla söylemiyordu. Her şey normalmiş gibi davranıyordu. Kimi geceler, ona olan aşkımın azalmadığını fark edip, kısa mutluluk parıltıları yaşıyordu. Daha sonra ise, yine, gözlerimdeki ölmüş bir ifadenin geçişini izliyor ve her karanlık duygu kıza geri dönüyordu. Bu, bir çeşit işkence olmalıydı.

Ama bugün geçirdiği o muhteşem saatler boyunca, her an, benim ona evlilik teklifi edeceğimi ve tüm bu sessizliğimi ise 'kendisinin hayır demesinden endişelendiğim için' diye açıklamamı beklemişti. O bekledi, bekledi, bekledi. Fakat bu, asla gerçekleşmedi.

...

Gerçekten de unutulmaz bir akşamdı. Daha önce hiç görmediğimiz, hatta varlığından dahi haberdar olmadığımız hayvanlar; bizim kadar olmasa da, iyi akrobasi yapabilen sıradan insanlar ve basit ilüzyonlar yapan garip cüceleri izlemiştik. Aslında bu, tam anlamıyla bir sirk değildi. Enine genişleyen bir alanda kurulmuş, içlerinde onlarca farklı gösteriyi barındıran çadırlar ile birlikte burası sirkten daha çok bir panayırı andırıyordu. Yalan söylemeyeceğim, tüm o geçirdiğim anlar boyunca çok eğlendim. Kahkahalar ve gülüşmeler, kimi zaman aniden gelen öpücükler ile birlikte unutulamayacak bir geceydi. Anın tadını çıkardım. Şuan kadar Yuna'dan hiç şüphe etmemiştim. Yine de buna rağmen, bu kadının hayatımın sonuna kadar benimle olması gerektiğinden emin olmuştum.

Ama akşam biterken, başka bir şeyden daha emin olacaktım: artık daha fazla Ishigakure'de durmamalıydım.

Kısa bir süre önce, en eski dostum olan Haku'yu ziyaret etmiştim. Sorularım vardı, belki de sadece Haku'nun cevaplayabileceği cinsten sorular. İkimiz, bundan seneler ve seneler önce, nasıl içimizdeki insanlığı yenebileceğimiz üzere bir iddiaya girmiştik. İçimizdeki insanlığı yenmek istiyorduk, çünkü ortak bir görüşte hemfikir olmuştuk: insanlık, aciz bir varoluş biçimidir! Herhalde zamanında bu yüzden bu kadar iyi arkadaşlar olmayı başarmıştık. İnsanlardan, çevremizde gördüğümüz herkesten daha önemli olduğumuzu biliyorduk. Haku, onlarca profesörün birbirlerinden yardım alarak düşünebilecekleri bir fikri saniyeler içinde bulacak kadar zekiydi. Hayalgücü, o çocuğun gözlemlediği herhangi bir şeyi yüzlerce farklı forma sokacak kadar derindi. Elleri ise, en usta cerrahlardan bile titiz, hayalgücü ile var ettiği; hisleriyle yoğurduğu sanatı, boş tuvale kusursuz bir şekilde aktarabiliyordu. Ben ise, her zaman daha göz önünde olandım. Odanın en yakışıklısı, en ilgiyi üzerinde tutanı bendim. Elimi neye atsam, çok hızlı bir şekilde onda ustalaşabiliyordum. En az yakın arkadaşım kadar iyi resim çizebiliyor, enstruman çalabiliyor ve sıradan bir insan neyi düşlerse... Onu gerçekleştirebiliyordum!

Ve bir gün, Haku ve ben bir iddiaya girmiştik. Bana göre insanlığı yenmenin yolu, öğrenilecek bütün gizemleri öğrenmekten geçiyordu. Bu uğurda, bir shinobi olmalıydım. Jutsu'ların gizemini, bedenin içinde dolaşan chakra zerreciklerini kontrol etmeyi öğrenmeliydim. Sıradan bir insandan daha fazlası olmalı, adımı duyurabilecek kadar güçlenmeliydim. Ancak bu sayede, daha fazla insana hitap edebilir ve daha fazla insana, kimin onlardan daha 'önemli' olduklarını gösterebilirdim. Ancak böylece, insanlar kime 'hizmet' etmeleri gerektiğini bilebilirlerdi. Haku ise, farklı bir yöntem benimsemişti. Ona göre, insanlığı yenmenin yolu estetikten geçiyordu. Sanattan, bizzat Haku'nun inşaa ettiği sanattan. Kendi hikayelerini, duyduğu öyküleri, tasarladığı fikirleri gerçeğe; somut birer eşyaya dönüştürme yetisi, ancak kusursuz bir sanatçı olduğu zaman kazanabileceği bir beceriydi. Ve bu beceri, onu, diğer tüm insanlardan daha önemli yapacaktı: gelmiş geçmiş en büyük sanatçı! Ve bu düşünce ayrılığı, aramızda, adı konmamış bir iddianın başlamasına yol açmıştı.

Dediğim gibi, kısa bir süre önce, eski dostumu görmeye gitmiştim. Eski dostumu gördüğüm için ne kadar mutlu olduysam da, onun ne kadar gerisinde kaldığımı görerek de bir o kadar öfkelenmiştim! O, gerçekten de muhteşem bir sanatçı olmuştu. Günde yüzlerce insan onun dükkanına uğruyor ve hayran oluyorlardı. Buna karşılık Haku, onlardan bir öykü anlatmalarını rica ediyordu. Bu öyküler ileride, bir başka tuvalde kendine hayat bulacaktı çünkü! Bir kartopu edası ile büyüyerek, durdurulması çok güç bir 'kahraman' halini almıştı Haku. İsmini, her gün çok daha fazla insan zikretmeye başlamıştı. Her gün, insanlıktan bir adım daha uzaklaşıyordu. Ben ise, sadece ama sadece, kendi köyümde bilinen bir Chuunin'dim. Hatta, sadece bir köy içinde bile, 'en çok bilinen' ben değildim.

Ziyaretimi noktalamadan önce, Haku'ya daha fazla zamana ihtiyacım olduğunu söyledim. Anlayışla karşıladı. Aslında bakarsanız, biz hiçbir zaman birbirimizle rekabet etmemiştik. Sadece birimiz, ötekini iteklemişti. Birimiz geride kalınca, ötekinden güç bulmuştu. Ve ben, yıllar sonra ilk defa, gerçek amacımı hatırlamıştım! Haku, küçük bir çocukken neyi istediğimi tekrar hatırlatmıştı. Ben, daha fazlası olmak istiyordum. Bu yüzden aylardır mutsuzdum. Çünkü içten içe biliyordum ki, artık ilerleyemiyordum. Öğrenebileceğim her şeyi, bir Ishigakure Chuunin'i olarak öğrenmiştim. Doğduğum yerden bakıldığı zaman görülebilecek her şeyi görmüştüm. Eğer hayatta daha önemli bir insan, hatta insandan da öte bir 'kavram' olacaksam... Herkesin bildiği ve ölümsüz seneler boyunca hatırladığı bir Ashikaga Shun olacaksam...

İlerlemeliydim. Sonuçları ne olursa, olsun.

Yuna benim gibi değildi. Köyü korumak için bir araya gelmiş soylu Watanabe kızlarından birisiydi ve gerçekten de inandığı değerleri seviyordu. Ama tüm bunlara rağmen, birbirimizi, birbirimizin hayatından bile daha çok seviyorduk. Belki ona, benimle gelmesini istediğimi söylesem... Evet, gelirdi, eminim. Ama, gelmemesi gerekiyordu. Başıma ne geleceğini bilmiyordum, aslında nasıl uzaklaşacağımı bile (henüz) planlamamıştım. Sadece gidecektim ve yanında, en büyük zaafımı götürmek istemiyordum. Hayatta birbirimizi her şeyden çok seviyorduk, ama ben kendimi Yuna'dan bile daha çok sevdiğime çoktan ikna olmuştum. Bu kızı, hayatım boyunca tanışabileceğim en güzel varlığı, arkamda bırakmalıydım.

...

El ele tutuşarak, yıldızlı bir göğün altında evimize yürüdük. Geçirdiğimiz gecenin keyifli sarhoşluğunda, dans ederek hareket ediyorduk. O benim elimi tutarken, bir anda kendi etrafında dönüyor ve ardından histerik bir şekilde benim de yapmamı buyuruyordu. Ben ise, yakında gideceğimi ona nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Belki de gerçekten önce evlenmeli, daha sonra da 'belki' bir gün geleceğimi söyleyerek ayrılmalıydım? Bu saçma fikri, Yuna tarafından zorla döndürülürken unutuverdim bile. Daha sonra aklıma yeni bir fikir geldi. Belki de cesaret edip, kızı da benimle gelmesi için çağırmalıydım. En büyük zaafıma, beni ben yapan kadına rağmen, birlikte daha yüce bir şey olabilirdik? En azından, denerdik, her şeyi denediğimiz şekliyle. Tam bunu söylemek üzere ağzımı açmıştım ki, Yuna'nın yüzüne yansıyan bir bocalama ifadesi, ağzımı gerisin geriye kapattı.

Evimizin hemen önünde, ismini dahi bilmediğim bir Chuunin bekliyordu. O anda, neyin geldiğini hemen anlamıştık: bir göreve çağrılıyorduk ve benim gelişimi beklediğine göre, hemen gitmem gereken türden bir şeydi. Sesimi çıkarmadan, ama sevgilimin elini de bırakmadan, eve doğru ilerledim. Shinobi'de ısrarla, sanki söyledikleri çok umurumda olacakmış gibi, bana doğru ilerledi. Bir an için, aniden ileriye doğru atılacakmış gibi oldu... Ama Yuna, belki de buna hazırlıklı, parmaklarımı kıracak kadar sıkarak beni kendime getirdi. Öfkem, yerini bayık bir cümle şeklinde tezahür etti:

"Şimdi mi gelmem gerekiyor? Eee o zaman ne diye dikiliyorsun, ver o elinde tuttuğun boktan brifingi!"

Eve girdik. Hiçbir şey söylemeden yatak odasına doğru yöneldim ve shinobi üniformamı üzerime geçirmeye başladım. Normalde olduğundan daha uzun sürede giyinmiştim. Bugünün bu şekilde 'sonlandırıldığı' için, o Chuunin'i öldürmem gerektiğini düşünüyordum. Evet, son zamanlarda, kendi köyümden olan pek çok shinobi hakkında böyle bir görüş edinmiştim. Gitmek istiyordum, ama bir göreve değildi ki! Sessizce ortadan kaybolmak istiyordum. Ve tam da sevgilime, benimle gelmesi gerektiğini söylemek üzereyken...

"Hala bir katana almadın, değil mi? Tahmin etmiştim sevgilim, fazla seçicisin. Ama, buna hayır demeyeceğinden eminim. Hep bunda gözün vardı, itiraf et!"

Yuna'ya doğru döndüm. Elinde, senelerdir kullandığı 'kendi' katanası vardı. Yanlış bilmiyorsam, ona da ailesinden kendisine devredilmişti. Manevi değeri, oldukça ağırdı. Fakat, sanki alalade bir şeymiş gibi bana uzatmıştı. Kikirdiyordu. Gerçekten de beni tanıyordu çünkü, bu katanayı hep istemiştim! Kızın kikirdemesine, gerilmiş yüzümün yumuşaması ile karşılık verdim. Pis pis sırıttım ve kafamı evet anlamında salladım. Kızın elinden aldığım katanayı, üniformamın sırt bölgesine yerleştiriverdim. Daha kapıya bir adım yaklaşmıştım ki, Yuna yakamdan tuttuğu gibi beni duvara yapıştırmış ve oldukça sert bir şekilde öpmeye başlamıştı.

"Biliyorum, alışmamız gerekiyor ama... Asla bir şeylere alışmakta, bağlanmakta iyi olmadım ben! Gitmen gerektiğini biliyorum, ama bundan nefret ediyorum! Artık seni beklemek istemiyorum. Ben gittiğim zaman, senin beni beklemeni istemiyorum. Ama her şeye rağmen, seni seviyorum. Bundan bazen nefret ediyorum ama, seni her şeyden daha çok seviyorum! Ve senden sadece bana bir söz vermeni istiyorum Shun. Bana geri döneceğini söyle. Sağ salim bir şekilde, tekrar şu kapıdan içeri gireceğini söyle. Söyle ki, bende seni sonsuzluğun sonuna kadar bekleyebileyim."

Kız, ruhumu okuyordu. Ben daha o zamanlar bilmesem de, o, bir daha geri dönmeyeceğimi biliyormuş gibiydi. Kıza sarıldım, esaslı bir şekilde sarıldım ve kafasını göğsüme koydum. Yuna'yı, Yuna yapan her şeyiyle bu kadını seviyordum. Belki bu görevle birlikte olmasa da, bir şekilde gideceğimi biliyordum. Ama, ufak bir ihtimalle de olsa geri döner miydim acaba? Şansımı denemek istedim, kim bilir, belki geri döner ve kızı da alırdım yanıma!

"Geri döneceğim sevgilim, sana söz veriyorum ki döneceğim."

Ve hayatımda ilk defa, Yuna'ya yalan söylemiştim.



Image
-Konu sonu.

► Show Spoiler
Image
Künye

İsim: Ashikaga Shun
Yaş: 20
Cinsiyet: Erkek
Element: Fuuton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 1.000
Ün: 10
GP: 0
PP: 3



Motivasyon
Egosantrizm: Shun, hayatı tamamen tek kişilik yaşayan bir insandı. Bu hayatı, sadece kendisinin oynaması için oluşturulmuş bir oyun bahçesi olarak görüyordu. Tek gerçek insan oydu, her zaman oydu ve her zaman o olacaktı. Kendi arzularının peşinde koşmak, onun yaşama amacı haline gelmişti. Arzuladığı şeyleri söküp almak için güne uyanır, ertesi gün yine bu bilinçle uyanabilmek için uykuya dalardı. Değişken ruh hali ve sofistike zevkleri, o an için ne arzuladığını belirlerdi. Ama buradaki odak, Shun'un ne arzuladığı değil, arzuladığı şeyi elde etmek için gittiği yoldu. Bu yolda yürürken acı çekmek, hayal kırıklığına uğramak veya yolun sonunda coşkun bir mutluluğa kavuşmak... Yolun tümünden mutlu olan bir insandı Shun, yolu bitirebildiği ve arzusunu söküp alabildiği senaryolarda tabii. Geri kalan hiçbir şey veya hiçkimse önemli olmazdı. Düşündüğünü yapmalıydı, çünkü o tek ve özeldi. Ne olursa olsun, ne feda edilmesi gerekiyorsa edilsin. Her şeyin ve herkesin üstünde olmak, yaşama bilinciydi.

Galaksi Rehberi: Hangi yolu, nasıl yürümesi gerektiğine bu sayede karar verebilmişti Shun. Sofistik ve sanatsal zevkleri vardı bizimkinin, daha önce hiç görmediği bir yücelik karşısında erirdi. Yüce ve zengin şeylere sahip olmak, sanat eserlerinin doğumuna şahit olmak, kimsede ait olmayana sahip olmak gibi nice tutkuya sahipti. Fakat bunu asla ve asla, aynı yerde bağlı kalarak yapamazdı. Yepyeni şeyler görmeli ve her gördüğü muhteşem şeyi kendisine katmalı ve sahip olmalıydı. Bunu yapabilmek için yürürdü Shun, bir şeyler öğrenmek ve bunları kazanabilmek için. Kimsenin görmediğini görebilmek ve kimsenin sahibi olamadığı güzelliklere sahip olabilmek için. Zevkleri konusunda çok seçiciydi, paylaşmaktan da pek hoşlanmazdı Shun. Ama her zaman, ama her zaman onları göstermekten ve sahip olduğunun bilinmesinden hoşlanırdı. Onun galaksi rehberi de buydu işte, yüceliği söküp almak ve kendisine katmak!



Komplikasyon
Güvenli Alan; Varlık: Shun, kitleler arasında ki en dikkat çekici insan olması gerektiğini düşünür. Çünkü diğer insanlardan daha 'farklı' ve pekala daha özeldir. Shun'un güvenli alanı, en çok ilgi duyulanın, sözü dinlenilen ve akılda kalan insanın kendisi olduğu ortamlardı. Fakat normal insanlar gibi, aynı güvenli alanda yaşayabilen bir insan değildi o. Sürekli yoluna devam eden bir missing-nin olarak, ne yaparsa ve nereye giderse gitsin; kendi güvenli alanını da beraberinde getiren bir adamdı. En çok ilgi toplayanın (en etkileyicinin) Shun olmadığı, sözleri verenin ve tutanın o olmadığı her an, bu psikolojik ve toplumsal üstünlüğü geri almak için hemen hemen her şeyi yapabilir.



Özellikler
Ciğer Yarası: Karakter her ne kadar karaciğerindeki yaralanmayı iyileştirmişse de, tedavi sonrası rehabilitasyon süreci içerisinde kondisyon bakımından olumsuz etkilerle karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle karakter, eşit özellikteki kişilere nazaran daha çabuk yorulmakta ve yorgunluğu arttıkça direnci de düşmektedir. Karakterin aksiyonları rehabilitasyon sürecine doğrudan etki etmektedir. Tüm bu durum karakterin rutin hayatında herhangi bir engel oluşturmamaktadır.



Profil

Stat Listesi
Güç: 3
Çeviklik: 5
Kondisyon: 3
Potansiyel: 3
Varlık: 11
Zeka: 9

Beceri Listesi
Atletizm: 1
Akrobasi: 1
El Hassasiyeti: 1
Saklanma: 1
Form: 1
Ninshuu: 1
Aldatma: 1 {Favori}
Empati: 1
Sosyalleşme: 1
Tıp: 1
Farkındalık: 1
İzcilik: 1



Teknikler

Taijutsu
Shigure: C Rank

Genjutsu
Rakumei no Jutsu
Shibou no Jutsu
Magen: Bunshin
Teishi no Jutsu
Raigen

Ninjutsu
Shunshin



Ekipmanlar/Eşyalar
Yuna no Katana
2 Sentetik Misina, 5mt (Normal Kalite)
1 Patlayıcı Parşömen (Normal Kalite)
4 Sis Bombası (Normal Kalite)
3 Kunai (Normal Kalite)
3 Shuriken (Normal Kalite)
Post Reply

Return to “Konutlar”