Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Ishigakure'nin içerisinde bulunduğu vadi.
Post Reply
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 31
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Post by Ashikaga Shun » July 11th, 2019, 5:38 pm

Image




Eskiden hayatı olduğu gibi görürdüm. İyisi ve kötüsüyle, acımasızlığı ve sefaletiyle... Gördüğüm vizyona burun kıvırmazdım, onu yeniden boyutlandırmak nafile bir çabaydı benim için. Yaşantının boyutlarının gözümün göremeyeceği kadar geniş olmasından, içinde gölgeyi ve ışığı bir arada barındırmasından memnundum. Ve tüm bunları değerlendirdiğim zaman, doğru şeyi yaptığımı bilirdim. Ne yapıyor olursam olayım... Sarsılmaz bir inancım vardı sanki! Seçtiğim her bir tercihin üstünden defalarca geçer, bir noktadan sonra kendimi verdiğim kararlardan ötürü kutlarken bulurdum. Hayatım iyiye gidiyordu neticede. Uzanabildiğim her şeyi avcumun içine alabilirmişim gibi hissediyordum, çoğunlukla da alabiliyordum.

Ama...

Bir şeylerin değişmeye başladığını hissediyordum. Son zamanlarda, bir şeyler değişmiş 'olmalıydı.' Kendimi daha çok sorgular olmuştum. Boyutlarını kesin olarak bilemediğim gerçekliğimin sınırları ile problemler yaşamaya başlamıştım. Ufuk çizgim boyunca görülebilecek her şeyi görüp, kazanılabilecek her şeyi kazandığımı hissediyordum sanki. Ve bu, çok can sıkıcıydı! Verdiğim kararların sonuçları bile birbirine benziyordu, ben hangisini seçersem seçeyim. Her gün gözlerimi aynı şekilde kapatıyor, kapandıkları gibi açılıyor ve bir anın diğeri ile olan fark arasındaki çizginin azaldığını fark ediyordum. Ciğerlerime dolan oksijen bile, her zaman aynı hissettiriyordu. Her gün göğüs kafesimin üstünde artan baskıyı bir kenara bırakırsak, dün ile bugün arasındaki farkı algılamakta zorluk çekiyordum. Daha önce hiç takvim yaprakları kullanmak zorunda kalmamıştım ki?

Bu şehirde büyümüştüm, bu 'şehirden' büyümüştüm.

Bir noktadan sonra, sorunu kavramaya başlamıştım. İçindeki binlerce insanına, tarihi ve sorumluluk bilinciyle inşaa edilmiş her bir parçasına rağmen... Ishigakure benim için yeterli gelmiyordu. Bildiğim yaşantı, beni artık heyecanlandırmıyor, hatta beni geriye çekiyordu. Bildiğim tüm yaşam buradaydı, sadece burada! Sınırlardan ötede neler olduğunu delicesine merak ediyordum. Dışarıdan gelen her bir söylentiye kulak kabartıyor, dış dünyadan gelen yabancılara kendimi daha yakın hissediyordum. Bu yakınlık duygusu, beraberinde bir ihanet hissini de getiriyordu. Dışarıya bir adım bile yaklaştığımı düşündüğüm her an, Ashikaga'lara ve özellikle Yuna'ya ihanet ediyormuşum gibi geliyordu. Sonra bir adım daha yaklaşıyordum ve tüm bu düşünceler silinip gidiyordu; sanki bir saniye önce orada değillermiş gibi.

Takvim yapraklarına göre, en son bir Ishigakure görevi için dışarı çıktığımdan beridir sadece üç - dört gün geçmişti. Ki bu imkansız olmalıydı! Nasıl bir asırdan daha az süre geçmiş olabilirdi ki? Ama kendi ablam Hana ve baş belası Giichi'den, Nagi'nin ses tonundan ve Haku'nun çizdiği resimlerden... Hatta Yuna'dan sıkılmış olmam da bir zamanlar imkansız görünüyordu! Neyin imkanlı ve neyin imkansız olduğunu artık bilemiyordum. Gerçek dünyayı olduğu gibi gördüğümü söylemiştim, ama... Ama artık, gözümün önünde ki sisli perdenin ötesine bakarken zorlanıyordum. Acaba doğru kararları, gerçekten de, verebiliyor muydum? Bu şehir beni geriye sürüklemiyor muydu hiç? Şuan burada nefes alıyor olmam, hata değil miydi yani?

Ne söylediğimden emin değilim, ama Yuna'ya bir bahane bulup evden çıktığımı varsayıyorum. Kendimi dışarıda buluvermiştim, öylece. Akşam saatleri... Ne ara akşam olmuştu, bugün günlerden neydi emin değildim. Benim en büyük zaaflığımın, Yuna'nın bile, artık o kadar da büyük bir zayıf noktam olmadığını ne diye düşünüyordum ki? Son zamanlarda kendimle daha az gurur duyabiliyormuşum gibiydi. Çok uzun zamandır uyuyormuşum da, tüm kaslarım erimeye yüz tutmuştu sanki. Hatta daha önce hiç kaslarımı kullanmam gerekmemiş gibiydi. Bir zamanlar ismim ile gurur duyardım. Şimdi ise, çoğunluğun arasına sıkışmış öylesine bir isim gibi geliyordu kulağa. Ayırt edici herhangi bir noktası yoktu. Basit ve donuktu, diğerleri gibi. Her şey gibi.

Adımlarımın adımlarımı kovalamasına izin vermiş, evimden çok daha uzak bir noktaya giderken bulmuştum kendimi: Kurobe Vadisi. Eskiden rahatsız edilmeden antrenman yapmak yada henüz birlikte yaşamıyorken Yuna ile görüşmek için buraya gelirdim. Ishigakure'nin sıradan halkının uğramaya zahmet etmeyeceği, nispeten zararsız tehlikeler içeren bir yer olarak bilinirdi. Bu gece ise... Ah, evet. Vadinin girişine doğru yükselen bir sapağın başında, neden buraya doğru sürüklendiğimi hatırlamıştım. Eski bir dostu(?) ziyaret etmek için. Eskiden olsa kabul edeceğim bir teklif değildi, muhtemelen. Yani... Yıllar önce akademide tanıştığım bir çocuktu Ryu. Ben ne kadar kendimi insanların zihnine kazımak ile uğraşırsam, o da o kadar bundan uzak duran sessiz bir tipti. En azından, iyi bir antrenman arkadaşıydı. Yetenekli bir çocuktu, ileriki zamanlarda denk geldiğimiz görevlerde de kendini öldürtmemeyi başarmıştı. Ama tüm bunlardan bana neydi ki? Sadece birisiyle görüşen bir insan değildim ki ben, şayet altında büyük bir hedefe giden yol yoksa.

Bu şehir artık beni değiştiriyordu, bu bende bir dehşet hissi olarak açığa çıkıyordu.

Yine de işte buradaydım, vadiye doğru adımlıyordum. En azından, dünden bir kademe daha farklıydı ha? Birkaç saniye veya saat için, aradaki fark pekala yozlaşmıştı artık, zihnimi oyalayacak bir meşkaleye sımsıkı sarılacaktım. Belki artık başka türlü hissetmenin bir yolunu bulurum? Daha iyi bir Ashikaga(?) yada daha iyi bir shinobi olmak için, düşüncelerimi değiştirebilirim? Ufak bir umut ışığı yandı ve yandığı gibi de söndü. Bu imkansızdı ama, eh, bu yola bir kere çıkmıştık bir kere. Vadinin içlerine doğru yürüdüm de yürüdüm. Ne zaman ki zarar görmüş gövdeleriyle akşamın tadını keyifli keyifli çıkarmakta olan bir ağaç grubuna rastladığım da... Durdum. Burası Ryu ile anlaştığımız yerdi. Antrenman alanlarımdan bir tanesi. Ağaçlara bıraktığım izlere şöyle bir göz attım, üzerinden koca milenyumlar geçmiş kadar eskide kalmıştı. Bende mi bu ağaçlar gibi, yıllar boyunca yaşadıklarımı arkamda bırakmalıydım?

Bir ağacın gölgesine çöktüm ve sırtımı yasladım. Erken mi gelmiştim, geç mi emin olamadım ilk önce. Sonra da bunun çok da umurumda olmadığını fark ettim. Zamanın geçişini kabullendim. Akşamın sukunetinin beni alıp götürmesine, ılık akşam rüzgarının yavaşça tenimi yalamasına izin verdim. Buraları terk etmek konusunda kararlıydım sanırım. Ne var ki, arkamda neleri bırakmaya hazır olduğumdan emin olmadığım için işkence çekiyordum. Bu beni korkutuyordu. Uzaklaşmak değil, geride bıraktıklarımı bir daha kazanamama duygusu... Kendime bile itiraf etmekten korktuğum için, günlerimi bir hayalet olarak geçirmeye alışmıştım. Dünü de, yarını da, geleceği de... Ama bu böyle yürümezdi, emindim, kendimi uzun süredir tanıyordum. Ne var ki, işkenceme ufak bir ara vermek zorundaydım. Benim geldiğim yoldan gelen ayak seslerine kısa bir an şükran duydum, artık düşünmek zorunda değildim.

"Geç kaldın, Ryu-kun."

► Show Spoiler
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
User avatar
Jirou Ryu
Ishigakure
Ishigakure
Posts: 130
Joined: September 1st, 2018, 8:08 pm

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Post by Jirou Ryu » July 14th, 2019, 2:51 pm

Hayatımı ele geçiren esaret zincirleri, gün geçtikçe daha da daralıyor ve beni sıkıştırıyordu. Hayatımın bu denli bir çıkmaza gireceğini, hiç hayal etmemiştim. Her zaman zihnimde ve kalbimde yer eden şey zorlukların küçüklüğümde kalacağı, büyüdükçe zorluk denen şeyin umursamayacağım kadar küçük bir sorun haline geleceğiydi; ama şimdi görüyordum ki, bunlar kocaman bir palavraydı. Büyüdükçe küçüleceğini umduğum tüm bu sorunlar, benden çok daha hızlı bir şekilde olgunlaşıp, karşıma çıkıyordu. Esasen bu bana zaman zaman komik geliyordu; çünkü küçük bir çocukken büyümeye dair arzuladığım tüm o hisler, şimdi küçüklüğüme geri dönmek için can atıyordu. Galiba insanlar, içinde bulunduğu durumun değerlerini, gözünü diktiği farklı hayatlar yüzünden göremiyordu.

Bu, bir insanın en büyük egosu ya da aptallığı olmalıydı. Annemin ve babamın olmadığı yıllarda, yaşadığım tüm sorunları asla küçümsemiyordum; ama büyüyüp, sorumluluk sahibi bir insan olmaya başladığımda ve insanlarında bana bu gözle baktığını fark ettiğimde, hayatımın bu denli zorlaşacağını hiç tahmin edemezdim; çünkü artık sadece hayalleri için çabalayan bir çocuk değildim. Köyüm için ve köydeki bana tüm umut besleyen insanlar için artık bir sorumluluğum vardı. Yaptığım her şey ve ileride yapacağım her şey, iki kere düşünülmüş ve üstünden geçilmiş şeyler olmalıydı. Kendim için yaşamaktan çok, bu sorumluluğun altında yaşamak zorundaydım. İşte benim hayatımı ele geçiren esaret zincirleri bundan ibaretti. Bu bir köleye takılmış tasma kadar ağır olmasa da, bir sahibin köpeğine taktığı zincirler kadar kısıtlayıcı ve mesafeliydi. Zira tasma takılmış bir köpek ile sahibi arasında bir dost ilişkisi yerine, bir sahiplik ilişkisi olurdu.

Benim ve İshigakure arasındaki kurulan bu bağ, bir sahiplik ilişkisinden mi ibaretti? Ben buna inanmak istemiyordum. İshigakure'nin olmayan annem ve babam, zaman zaman da arkamda duracak sıkı bir dost olduğuna inanmak istiyordum. Belki de hayatımın bu döneminde, aklımı kurcalayan en büyük sorun buydu. Bu sorunun ne zaman çözüme kavuşacağı ise çok büyük bir muammaydı benim için.

Kendi içime kapandığım ve insanlardan uzaklaştığım bu dönemde, tek dostluğum karanlık bir köşedeki gölgelerdi. Bazen o gölgelerden insanları izliyor bazense kendi iç dünyamı; ama kılıç savurmaktan ve birilerini kovalamaktan arta kalan tüm zamanımda, belki de şu sıralar yaptığım tek faaliyet buydu.

En azından gölgelere sinmiş siluetimi fark edecek kadar dikkatli bir çift göz ile denk gelene kadar. Çok tanıdık olan ve belki de hayatımda edindiğim ilk dostluğa ev sahipliği yapan o gözler, beni o gölgeden ve yalnızlıktan çekip almıştı kısa bir saniyeliğine. Ashikaga Shun... İnsanlar böyle sesleniyordu bana bu iyiliği yapan bu insana, bense kendime yakın gördüğüm sıkı bir dost olarak isimlendiriyordum onu kendi iç sesimde. Ama bu noktada insan ilişkileri konusunda ne kadar vasıfsız bir insan olduğumu bir kez daha anlıyordum. Zira sıkı bir dost olarak nitelendirdiğim bu insanı, en son görmemin üzerinden ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyordum. Belki de bu yüzden ilk bir kaç saniye boş boş suratına bakıp, sonrasında konuşabilmiştim onunla. Kısa ve öz bir konuşmaydı; ama devamını getirilecek bir konuşmaydı. Ertesi gün, akşam vakti, küçüklüğümüzde bolca zaman geçirdiğimiz Kurobe Vadisi'nde buluşacaktık. O an görmüştüm ki, büyümekle beraber, bir takım sorularla boğuşan tek ben değildim. Belki onunla aynı ruh halinde olduğum için bunu tek bir görüşte anlamıştım belki de kendimi avutmam için beynim bu yalanı sermişti gözlerimin önüne.

Ertesi gün, diğer tüm geçmiş günlere nazaran daha hızlı bir şekilde akıp gelmişti zaman nehrinden. Bir an kendimi İshigakure'nin merkez sokaklarından, Kurobe Vadisi'ne giden engebeli taştan yollarda bulmuştum. Ne hızlı ne de yavaş bir tempoda ilerleyişim sırasında, o esaret zincirlerinin hâlâ benimle birlikte geldiğini sezmiştim. Kaynağı İshigakure olan bu zincirler, sanki dünyanın sonuna gitsem bile benimle birlikte uzayıp, gelecek gibiydi.

Ama aslında, Kurobe vadisine vardığımda, önce o tanıdık ağacın altında gözümde canlanan anılar, hemen ardından ise o ağaca yakın bir yerde konumlanmış, usulca bana seslenen Shun, beni tüm bu zincirlerden kısa bir anlığına da olsa kurtarmıştı. O an, zincirlerin duygularıma ve değer verdiğim önemli şeylere ulaşamadığını fark etmiştim.

Kısa bir sessizlik, dalgınlığıma vururken, Shun'a cevap vermem gerektiğini çok geç algılamıştım. Hızlıca ve bir o kadar haklı olmanın getirdiği küstahlık ile: "Belki de erken gelen sensindir Shun." dedim, gecenin ıssızlığına renk katacak bir tutam da alaycılığın eşliğinde. Hemen ardından ise: "Bu yer benim için ve senin için anılarla dolu... Küçük bir çocukken büyümek için duyduğum tüm özlem, şimdi o kadar anlamsızlaştı ki...." Derin bir iç çekerken, adımlarımın ağaca doğru ilerlediğini, ancak ağacın dibine vardığımda fark ettim. Ağır bir gülümseme peçemin altında gerilirken, sıkı bir yumruk daha önceki yumruklarımın izlerinin tam üstüne kondu. Ağaçtan dans ederek düşen bir kaç yaprak ile yıkanırken: "O zamanları özleyeceğimizi, küçük bir çocukken hiç hayal etmezdik değil mi Shun?" dedim, sesimi sarmış tüm o özlem ile.
Künye
İsim: Jirou Ryu
Yaş: 18
Cinsiyet: Erkek
Element: Raiton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 100.000 Ryo
Prestij: 6 PP
Ün: 17
Kullanılabilir GP: 0 GP
Motivasyon
Tek adam olmak: Tüm dünyayı tek bir çatı altında toplama hedefi onun motivasyonudur. Bu sayede dünyadaki tüm gereksiz savaşları sonlandıracağına inanmaktadır ve gerekirse bunun için bir savaş daha çıkartmaya hazırdır.
Komplikasyon
Kanayan yara: Ailesinin ölüp ölmediğini bilmemek onun kalbine saplanmış bir hançer gibidir. Sürekli kanamasına, sürekli acımasına sebep olmaktadır. Her zaman aklının ucunda bu soruyla yaşamasına sebep olmaktadır ve kim bilir belki bu soru onun sonu olacaktır.

Özellikler

Profil
Güç: 5
Çeviklik: 10
Kondisyon: 5
Potansiyel: 5
Varlık: 4
Zeka: 4

Beceri Listesi
[Güç] Atletizm: 1
[Çeviklik] Akrobasi: 1
[Çeviklik] El Hassasiyeti: 1
[Çeviklik] Saklanma: 2
*[Kondisyon] Form: 3
*[Potansiyel] Ninshuu: 5
[Varlık] Aldatma: 1
*[Varlık] Empati: 4
[Varlık] Sosyalleşme: 1
[Zeka] Tıp: 1
[Zeka] Farkındalık: 1
[Zeka] İzcilik: 1


Ninjutsu
Shunshin, D-rank
Otonaku Ashi Jutsu, D-rank
Girigiri, D-Rank
Kizetsu no Jutsu, C-Rank
Choune no Jutsu, C-rank
Jintei, C-Rank
Raiton no Yoroi, A-rank
Raiyata, A-rank


Taijutsu
Musatsu Stili, B-Rank

Genjutsu

Karakterin Üzerinde Bulunan Ekipmanlar/Eşyalar
-Kaderin cilvesi sonucu elde edilen Wakizashi
Patlayıcı Parşömen Bağlanmış Kunai x3 (İyi kalite)
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 31
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Post by Ashikaga Shun » July 16th, 2019, 3:44 am

Hep, hayatın inişleri ve çıkışlarının olduğu söylenirdi. Yaşadığın an, daha hayatının en kötü anını görmedi. Ve aynı zamanda, yaşadığın an, daha hayatının en iyi saatlerini de geçirmedi. Yaşamaya devam ettiğimiz sürece, her zaman daha iyi ve daha kötü anlarımız olurmuş. Aynı, gün ve hemen ardından gelen gece gibi... Onlar görevlerini asla terk etmez, asla aksamaz, asla dinlenmez ve başarısız olmazlardı. Devamlı birbirlerini kovalarlar, asla kavuşamazlar ve asla yakınmazlardı. Hayatta, gerçekten de, biraz böyle olabilir miydi? Gerçekten yaşadığım an, sadece bir inişten mi ibaretti? Yani... Bu andan, tam olarak bu andan, daha kötü bir günüm olacak mıydı? Çok daha kötü bir gün, ertesinde ise, şuana kadar deneyimlemediğim; deneyimlemeye cesaret dahi edemeyeceğim kadar iyi bir gün, gelecek miydi? Şuan yaşadığım hisse bir isim koyamıyordum, koyabilseydim de bunu yapmazdım muhtemelen. Bu boğulma hissini tarif etmekte güçlük çekiyordum, bundan da daha kötüsü vardı demek. Belki de yeni bir yaklaşım tarzı denemeli, şuan hissettiğimi düşündüğüm her şey için tanrıdan şükran dilemeliydim. Yani... Sonuçta bundan da kötüsü olabilir, değil mi? Hayatların, inişleri ve çıkışları vardır. Benim tek yapmam gereken, sabretmek!

Bu, ne kadar da boktan bir yalan!

Belki sizin, sıradan insanlar, için hayatların inişleri ve çıkışları olabilir. Ama ne ben sizden biriyim, ne de sıradan bir yaşantım var. Kendimin bilincine vardığım ilk andan, şuanıma kadar... Benim hayatımda hiç iniş veya çıkış olmamıştı ki. Acı çektiğim, kaybettiğim ve başarısız olduğum anlar vardı. Ama bunlar, benim hatalarımdan başka bir şey değildi. Evrensel bir kanun yoktu, tanrılar insanların kader ağlarını örmekle vakit kaybetmezlerdi. Sadece tecrübesizdim, hata yapıyordum ve başarısız oluyordum hepsi bu. Ve eğer düşersem, kalkmasını da daima bilmiştim. Bir kötü anıma, bir kötü günüme karşılık; on muhteşem ana şahitlik etmiş, yüz görkemli zafer yaşamıştım. Benim hayatım, melteli bir akşamda savrulan örümcek ağı değildi. Bir başkasına bağımlı değildi, belki Yuna haricinde... Bir meltemle savrulmaz, bir kasırgadan korkmaz veya ateşten etkilenmezdi. Yol, benden, Shun'un ta kendisinden başka bir şey değildi. Çevremde var olmaya çalışan tüm insanların, benim için bir önemi yoktu. O insanlar, sadece ben onların var olmalarına izin verdiğim sürece oradalardı. Yaşantım, şuan hissettiğim şekilde sarsılmasının hiçbir yolu yoktu! Ama bir şekilde... Sarsılıyordu işte.

Bunun sebebini açıklayabiliyor olsam, zaten en başta burada oturuyor olmazdım. Serinletici rüzgarın, cildimi yalayıp geçmesine; yeni yeni semada görülen ay ışığının cildimi aydınlatmasına mani olurdum. Hayatımdaki insanlar üzerinde, yaşadığım olaylarda ve bizzat kendi hayatım konusunda... Sonsuz bir gücüm vardı, demir yumruktan bir kontrol! Ama, tüm bunlara rağmen kendimi hapsedilmiş hissetmeye engel olamıyordum. Engel olamıyor ve gittikçe daha da saldırganlaştığımı hissediyordum. Bunu yansıtmamaya çalışıyordum, ama işler evde çok da yolunda gitmiyordu. Yuna ile işler hiçbir zaman kusursuz olarak yolunda gitmezdi zaten, ama bu sefer endişeliydim. Daha önce hiç endişeli hissetmemiştim, ama yine de, derinlerde bir yerlerde yuvarlanmaya başlayan bir kar topunun geldiğini hissediyordum. Yavaş yavaş ilerliyor, her santiminde daha büyük bir canavara dönüşüyordu. Korkuyordum ki geldiğinde, arkasında hiçbir şey bırakmayacaktı. En büyük düşmandan bile daha korkutucuydu, en büyük düşmandan bile daha acımasızdı. Zayıf noktamı biliyordu ve beni tam olarak oradan vurmaya geliyordu.

Gaipten varolan sarışın adamın sesiyle, güvende olduğumu hissettim. Hayır, Jirou Ryu geldiği için değil; evden ve zarar verebileceğim bir kadından uzak olmak, sahte bir güvenlik hissi yaratıyordu. Hala Kurobe Vadisi'ndeydim, çevremde ondan nefret ettiğimi ve sıkıldığımı söyleyebileceğim ne bir abla; ne de bir sevgiliden eser dahi yoktu. Kapana kısılmış bir fare, kendisine uzatılan miniminnacık peynir parçası ile ne kadar mutlu olabilirse... Ben de kendimi o kadar mutlu hissetmiştim. Ryu burada olduğuna göre, bunu kullanabilir; kendimden ve kendi düşüncelerimden uzaklaşabilirdim. Artık ben olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşürdüm. Yeni bir surete, yeni bir ifadeye ve yeni bir duyguya... İlk ikisi kolaydı da, üçüncüsü bambaşka bir emek istiyordu. Şuana kadar göstermediğim, ve muhtemelen asla da gösteremeyeceğim bir emek.

Bir an için, Ryu'nun söylediği ve yaptığı herhangi bir şeye kayıtsız kaldım. Soluk teni, beyaza kaçmaya başlamış sarışın saçlarıyla varolan çocuğun suretinden başka bir şeye odaklanmadım. İkimizde ölmeden bugünlere kadar gelmiştik. Belki farklı yollardan, farklı amaçlarla ve farklı yöntemlerle... Ama burada olmayı başarmıştık. Bundan mutlu olmalı ve geleceğimiz için heyecanlanmalıydık. Kanımız, yeni düşmanlar ve tenimize saplanacak yeni metal silahlar adına kaynamalıydı fokur fokur. Ne vardı ki, gerçek hayat hiç de öyle işlemiyordu. Yaşıyor olmamız bir depresyondu, huzur ise sadece ölümde saklıydı anlaşılan. Ölmediğimiz için kötü durumda olan bizlerdik, belki de daha önce hiç ölen biriyle tanışmadığım için bu kadar kolay atıp tutabiliyordum. Cevap ne olursa olsun, Ryu'nun da benden daha iyi bir tarafı yoktu. Suratındaki ifadeden, söylediklerinden... Benden daha iyi değildi, daha rahat ve huzurlu değildi. Halbuki onun hizmet edebileceği bir köyü vardı, Ishigakure'si vardı. Benim ise yoktu, hiç olmamıştı ve bir gün bile varolduysa... Ondan hep nefret etmiştim.

"Tekrar küçük olmak istediğimi nereden çıkardın, Ryu-kun?"

Uzun bir süreden sonra, Ryu'nun sadece yarı doğru tespitinden dolayı hafiften keyiflenmiştim. Bu keyif, sıcak bir duygu olarak vücudumu dolanmış ve en son, çarpık bir sırıtış olarak suratımda bitivermişti. İnsanların beni tam olarak tanımamalarından, asla zihnimden geçen son düşünceyi bilmemelerinden keyif alırdım. Her zaman yakın olmalarına izin verirdim, ama sadece bir adım uzağımda dururlardı. Ne perdenin arkasındakini görecek kadar yakınlardı, ne de bir perdenin varlığını bilemeyecek kadar uzak. Ama oradalardı, aynı Ryu gibi. Benimle aynı şeyi hissediyor olması, nispeten ortak geçirilmiş bir küçüklüğe sahip olması... Ve şey, bir de onun da hala hayatta oluyor olması ise; en azından bir derdim olduğunu keşfetmesine sebep olacak kadar yaklaştırmıştı perdeye. Ve madem buraya kadar geldi, neden altında neler yattığından biraz bahsetmiyordum ki?

"Yalan söyleyemem, keyifli bir küçüklük geçirdim. Akranlarımızı şöyle bir düşününce... Yanılıyorsam düzelt, ama yarısı görevlerde öldü değil mi? Şöyle bir düşününce, küçüklüğümüz hiç fena olmamalı." Hafifçe bir duraladım. Daha önce hiç bir yakınım ölmemişti, amöa zaten kaç kişiyi yakınım olarak değerlendiriyordum ki? Ama gerçekten de, parmakla sayılamayacak kadar çok insan kaybetmiştim. Birkaç gün önce birlikte güldüğüm insanlar, artık yaşamayan boş kabuklar olarak köye geri dönmüştü. Tabii, sadece şanslı olanları. Geri kalanın bedenleri ise, ya parçalanmıştı, ya da hiç bulunamamıştı. Yine de... Bundan öyle aman aman etkilenmediğimi, Ryu'ya çok fazla belli etme konusunda ufak bir tereddüte düştüm. Şuan için bu vadide konuşabileceğim tek adamın da çekip gitmesini istemiyordum. Düşüncelerle başbaşa kalmak için, keyifli saatlerimi çoktan tüketmiştim. "Ama ben her zaman, ilerisi için daha heyecanlı olmuştum."

Olmuştum. Geçmiş zamanda kullanmıştım. Artık heyecanlı değildim. Herhangi bir tutku hissetmiyordum. Ne kanın kokusunu alıyor, ne de tutkum tarafından yönlendirilebiliyordum. Köye getirilen o içi boş kabuklarla aramdaki fark, giderek daha da inceliyordu. Sanki nefes alıp veriyor olmama rağmen, ölülerin halinden anlayabilecek kadar yaklaşmıştım onlara. Ama bir o kadar uzaktım ve onlardan biri değildim. Kalbim çarpıyordu, ama hiç kan pompalanmıyordu sanki. Benim damarlarımda, her zaman tutku bulunurdu. Öyle yüce bir motivasyonum, hayatta başarılması gereken muhteşem bir hikayem yoktu. Ailem gizli shinobiler tarafından katletilmemişti, dünyanın en güçlü adamı olmaya çalışmamıştım veya dünyanın en güçlü adamını bulmayı takıntı haline getirmemiştim. Sadece tutkumun peşinden gitmiştim, o beni en doğrusuna yönlendirmişti hep. Benim olmayanı, almamı sağlamıştı. Engin denizlerde yüzmüş ve semanın katmanları boyunca süzülmemi sağlamıştı. Ve şuan, bunların hiçbirini hissedemiyordum. Erişemiyordum. Sinirlenmeye başlamıştım, ve ben asla sinirlenmezdim.

"Demek sen de hayatın anlamsızlaştığını düşünüyorsun Ryu-kun. Peki ya hiç, Ishigakure sınırlarının ötesinde ne olduğunu düşündün mü? Bir görev için değil, sadece sen orada olduğun için yeni bir şeyler görmeyeli ne kadar oldu?"

Elime aldığım ufak çakıl taşlarını, yavaşça, bomboş ormana doğru savurdum. Sanki bir şeylerin olmasını beklermiş gibi. Son zamanlarda bir şeylerin olmasını çok bekliyordum. Ama olmuyordu. Yavaş yavaş mesajı algılamaya başlamıştım. Bir şeylerin olacağı yoktu, benim bir şeyler yapmam gerekiyordu. Gerçekten de, Ryu'nun da benim gibi hissedip hissetmediğini merak etmiştim. Şaşırtıcı bir şekilde, o da köyünden bıkmış olabilir miydi? Olasılık dışıydı, ama beni bir an için keyiflendirmeye yetmişti. Uzak bir yolculuğa çıkıyorsam, yaşadığım şeyleri anlatacak birimin olmasını çok isterdim. Yoksa tüm o maceraları, herkesin gözlerinden uzak yaşamanın ne anlamı olurdu ki?
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
User avatar
Jirou Ryu
Ishigakure
Ishigakure
Posts: 130
Joined: September 1st, 2018, 8:08 pm

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Post by Jirou Ryu » July 17th, 2019, 12:49 am

Saçlarıma düşen her bir ağaç yaprağının beraberinde getirdiği şey, çocukluk anısıydı. Bazen tek başıma bazense Shun ile burada yaptığım şeyler, her bir yaprak düşüşünde farklı farklı gözlerimin önünde canlanıyordu. Dışarıdan izleyen biri olarak, o zamanlar tam olarak ne uğruna bunları yaptığımı anlamaya çalışıyordum. Aklıma gelen ilk şey, hedeflerim uğruna güçlenmek olsada, dikkatlice baktığımda gördüğüm şey kayıp vermiş bir çocuğun, bir daha kayıp vermemek uğruna verdiği çabanın minik enstantaneleriydi. Belki de problem tam olarak burada başlıyordu. Bir zamanlar korumak için ve aynı şeyleri bir daha yaşamamak için çabalayan ben, şimdi sadece güçlenmek ve bir an önce merdivenleri aşarak zirveye ulaşmak için çabalıyordum. Aç gözlü, sabırsız ve sevimsiz bir görüntü aynaya baktığımda beni bekleyen şey olmalıydı. Bunca zamana kadar göremem ise, tüm bu ağır arzuların gözümü kör edecek kadar yoğun bir halde olmasıydı sanırım. Kaybettiğim şey, o güzel arzumdu. Kazandığım şeyler ise ona kıyasla bir hiçmiş gibi geliyordu gözüme.

Annem ve babam... Bir şeyleri korumaya dair dürtülerimi uyandıran iki önemli faktördü benim için. Onları yıllar önceki o savaşa öylece arkalarından bakarak gönderdiğimde ve bir daha geri alamadığım da herkesi korumak istemiştim savaş denen ucubeden, kötülükten ve ölümden. Ama şu zamana kadar ne kadar kişiyi koruyabilmiştim? Ne kadar kişiyi ölümün pençelerinden çekip kurtarmıştım? Kaç ölümden gözlerimi azat etmiş, o ölüm anlarını yaşama çevirebilmiştim? Tüm bunları düşünerek geçmişi kurcaladığımda aslında sadece kendimi koruduğumu fark etmiştim. Tüm bu zaman boyunca gelecekte yapacağım şeyleri bahane ederek, sadece kendi canımı korumuştum. Güçlenme arzum aslında beni körleştiren bir zehir görevi görmüştü.

Kendim ve geçmişimle ilgili detayları fark edip karşılaştırdıkça sevimsiz bir hal alan yüzüm, Shun-san'ın sesini duymasıyla hızlıca normalleşirken, aynı zamanda bu geçmiş ile gelecek arasındaki paradokstan kurtulmama netice olmuştu. Gözlerim, çocukluğumdan çekilip, Shun'un o yapıcı yüz hatları ile buluştuğunda her şey daha normal ve olması gerektiği gibi gözükmeye başlamıştı.

Sisli bir havanın gizemini barındırıyordu Shun'un konuşması. Aslında bunu çocukluğumdan beri, Shun ile her konuştuğumda hissediyordum. Bir şeyler, sürekli esrarlıydı onun konuşmalarında. Hep arka planda, daha fazlasını olduğuna inandığım halde, kanıtlayamıyordum; çünkü oraya ulaşmak benim açımdan imkansız olduğu gibi, Shun oraya beni hiç davet etmiyordu. Bazen kapıyı aralıyor, çok ufak şeyler görmeme izin veriyor ama asla tam olarak görmeme, erişmeme izin vermiyordu. Bir şeyler mi gizliyordu yoksa kendini mi gizliyordu benden bilemiyordum ama onu bu şekilde yıllardan beri kabullenmiştim. Sebebini bilmesem bile, yıllar geçtikçe bu durum saygı duyduğum bir alışkanlık haline gelmişti. Her sabah elimi yüzümü yıkamak kadar sıradan ve basit bir durumdan ibaretti.

Konuşmasının içeriği ise, tamamen benim düşüncelerimden farklıydı. En azından konuşmaya bu yönde başlamıştı. Aslında buna şaşırmak saçma olurdu. Shun hep böyle biriydi. Gözü hep ileride, aklı hep bir merak içerisindeydi. Böyle bir insanın, geçmişe özlem duymasını beklemek saçmalığın daniskası olurdu.

Ama sonrasındaki konuşmasının tamamı, haklılık payı verdiğim şeylerdi. Kaç ölümden canlı çıkmıştık? Kaç ölüm bu gözlerin şahitliğinde gerçekleşmişti? Şanslı sayılırdık onlara kıyasla belki de şansız... Ölüm gibi büyük bir gizemin ardından şanstan bahsetmek hata olurdu bence. Ama yaşadığımıza şükretmek, yapmamız gereken şeydi. Onların ardında bıraktığı şeylerden güç olarak ileriye bakmamız gerekiyordu.

Konuşmasının son demlerinde vardığı nokta, beni biraz düşünmeye itti. Zaten onun da istediği buydu, düşünmem. Ama tam olarak biraz kısmı, netti. Çok düşünmedim, çünkü o kadar da düşünmemi gerektirecek bir soru değildi. Bakışlarım gökyüzü ile buluşurken: "Hayır... Çünkü dünyanın aynı çarkla döndüğünü düşündüm hep. Öyle de bence. Ama işlerin gerçekten de daha mı iyi yoksa daha mı kötü olduğunu hep kendi gözlerimle, bir görevden bağımsız şekilde gözlemlemek istedim. Ama sınır kavramının olduğu bu dünyada, sınırların ötesi hiç dikkatimi çekmedi." diye girdim söze. "Benim bir hayalim var. Sınırların olmadığı, kolonileşmenin olmadığı bir dünya." diye devam ettim konuşmama gökyüzüne bakan bakışlarım yavaşça Shun'a doğru inerken.
Künye
İsim: Jirou Ryu
Yaş: 18
Cinsiyet: Erkek
Element: Raiton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 100.000 Ryo
Prestij: 6 PP
Ün: 17
Kullanılabilir GP: 0 GP
Motivasyon
Tek adam olmak: Tüm dünyayı tek bir çatı altında toplama hedefi onun motivasyonudur. Bu sayede dünyadaki tüm gereksiz savaşları sonlandıracağına inanmaktadır ve gerekirse bunun için bir savaş daha çıkartmaya hazırdır.
Komplikasyon
Kanayan yara: Ailesinin ölüp ölmediğini bilmemek onun kalbine saplanmış bir hançer gibidir. Sürekli kanamasına, sürekli acımasına sebep olmaktadır. Her zaman aklının ucunda bu soruyla yaşamasına sebep olmaktadır ve kim bilir belki bu soru onun sonu olacaktır.

Özellikler

Profil
Güç: 5
Çeviklik: 10
Kondisyon: 5
Potansiyel: 5
Varlık: 4
Zeka: 4

Beceri Listesi
[Güç] Atletizm: 1
[Çeviklik] Akrobasi: 1
[Çeviklik] El Hassasiyeti: 1
[Çeviklik] Saklanma: 2
*[Kondisyon] Form: 3
*[Potansiyel] Ninshuu: 5
[Varlık] Aldatma: 1
*[Varlık] Empati: 4
[Varlık] Sosyalleşme: 1
[Zeka] Tıp: 1
[Zeka] Farkındalık: 1
[Zeka] İzcilik: 1


Ninjutsu
Shunshin, D-rank
Otonaku Ashi Jutsu, D-rank
Girigiri, D-Rank
Kizetsu no Jutsu, C-Rank
Choune no Jutsu, C-rank
Jintei, C-Rank
Raiton no Yoroi, A-rank
Raiyata, A-rank


Taijutsu
Musatsu Stili, B-Rank

Genjutsu

Karakterin Üzerinde Bulunan Ekipmanlar/Eşyalar
-Kaderin cilvesi sonucu elde edilen Wakizashi
Patlayıcı Parşömen Bağlanmış Kunai x3 (İyi kalite)
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 31
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Post by Ashikaga Shun » July 17th, 2019, 4:20 pm

İstifimi değiştirmeden, sırtımı verdiğim ağaç kovuğunun köşesinden bir deste daha çakıl taşı aldım. Meltemli bir semanın altında, görkemli bir ağacın gölgesine sığınmışa benziyorlardı. Hepimizden daha huzurluydular, sadece ama sadece öylece duruyorlardı. Kaygısız, stressiz ve amaçsız. O an için, bunu biraz kıskanmıştım. Yani, eğer kıskanmak böyle hissettiriyorsa... Bu çakıl taşlarına yeni bir amaç, hizmet etmeleri için bir şeyler vermeliymiş gibi hissediyordum. Birkaç dakika önceki akranları gibi, onları gecenin boşluğuna doğru savurmadım. İlk başlarda yumruğumun içine hapsettiğim taşları, bir yukarı bir aşağıya doğru fırlatıp yakalamaya başladım. Sekronize bir şekilde, taşları aynı yüksekliğe çıkacak hızla fırlatıyor ve hemen ardından, hiçbirini yere düşürmeden havada yakalıyordum. Ben hiçbir zaman 'bunlardan' birisi olmak istememiştim. Elbette bir çakıl taşının hayatı keyifliydi, fazla düşünmeye icap etmesine gerek yoktu. Sadece kendisine söylenileni, yönlendireni yapması onun için yeterliydi. Hayata bu şekilde getirilmişlerdi, böyle form bulmuşlardı.

Ne var ki, ben daha çok çakıl taşlarını fırlatan bir 'el' olarak görüyordum kendimi.

Bir o yana, bir de öteki yana savrulmaktan yorulduğumu hissediyordum. Kılıcımı sadece kendi kurallarıma göre çekmek ve tamamen keyfimin isteklerini yerine getirmek istiyordum. Kılıcımı ancak, ben istediğim zamanlarda kınına koymalı; kimi zamanlar da keyfimin buyurduğu üzere, yapılması gerekeni yapmamalıydım. Ne var ki, her yaşını almış shinobinin bildiği gibi; bizler kendi arzumuzu şekillendirebilmek, hayata geçirebilmek için eğitilmemiştik. Bizler, bizi biz yapan otoritelerin kılıçlarıydık. Kimi zaman onların bize olmamızı buyurduğu, savaş alanındaki neşterlerdik. Kimi zaman ise, balyozlar... Bizden ne olmamızı isteniyorsa, o olurduk. Arta kalan zaman mı? Pekala sana sunulan yaşamlardan birini seçmelisin. Ama dışarıya çıkamazsın, istediğinle görüşemez veya istediğin yüceliğe asla sahip olamazsın. Şöyle tertemiz, berrak bir zihinle bakıldığı zaman... Neresinden bakıyor olursanız olun, iyi bir anlaşmaydı. Şan, şöhret, saygı! Buna karşılık, kılıcın, yeteneklerin ve kanın onlara aitti. Bu anlaşmayı gerçekten, ama gerçekten de kabul edebilmek için kendimi çok zorladığım zamanlar olmuştu. Mutlu olabilirdim, fazla düşünmeme ve özgür iradeye gerek olmazdı. Hem çoğu akranım da bunu kabul ediyorsa, doğru olmalı öyle değil mi?

Kabul etmedim. Ne çocukken, ne de şimdi...

Aslında hiç değişmemiştim. Geçen yıllar boyunca, sabrım defalarca testten geçirilmişti. Belki küçükken de içinde bulunduğum düzenden nefret ediyorduysam da, öz saygım bu kadar iğdiş edilmemişti. Fakat şimdi... Değişen şey, artık sıkmaktan ağrımaya başlamış diş etlerimden öte bir şey değildi. Hayat yorucuydu, bir noktada bende kendi doğama yenik düşmüştüm. Çoğu shinobiden daha özgür bir yaşantım vardı, beni seven onlarca insan ve benim ise sevdiğim sadece bir iki kişi... Yetenekliydim, pek çok silah arkadaşımın hayal dahi edemeyeceği şeylere kadir olabilirdim. İşte tam da bu yüzden, sistemin bir parçası olmaktan nefret ediyordum. Ishigakure'nin beni kısıtladığını, olmam gereken şeye dönüşmeme ket vurduğuna emindim. Daha yüce, daha görkemli bir şey olabilirdim. Ama Ishigakure'de doğup yaşlanarak, nasıl bu olabilirdi ki?

Sözlerim, Ryu'nunkiler tarafından karşılık bulduğu vakit... Elimdeki taşları, tekrardan gölgelerin içine doğru savuruverdim. Çocuğun ağzından çıkan her sözcüğü, ince ince işlerken sesimi çıkarmadım. Her ne kadar Ryu, vermesini istediğim cevaplara yaklaşamamış dahi olsa da, hayal kırıklığımı belli etmedim. En azından onun felsefesini, zihninin altında yatan şeytanları anlamaya çalışacak kadar saygı duyuyordum. Koca bir çocukluk, oturduğum kirli toprağın ve kırılmış ağaç dallarının altında yatıyordu. Eğer kılıcımı çekip, kapıdaki nöbetçileri biçtikten sonra köyden dışarıya adım atıp koca bir nefes almıyorsam... Burada olmaya, Ryu'ya borçlu olabilirdim pekala. Son zamanlarda, her zaman gurur duyduğum disiplinimden uzaklaştığımı; daha pervasız ve tutkularımın kölesi olmuş bir şekilde yaşadığımı hissediyordum. Son derece çarpık olduğunu düşünüyorduysam da, zihnimi bunlardan uzaklaştıracaksa, hay hay! Onu dinleyebilir, belki onu düzeltebilir veya ondan bir şeyler öğrenebilirdim(?)

Sözcüklerin sözcüklere eşlik ettiği konuşma, Ryu'nun da bakışlarını bana çevirmesiyle son buldu. İlk önce gıkımı çıkarmadan, neyi nasıl söyleyeceğim üzerine kafa yormak en iyisiydi. Eğer başka birisi olsa, sadece güler geçerdim. Ama dediğim gibi... Buradaydık ve Ryu, en azından kendi sözcüklerimi hak ediyordu doğrusu. "Ama amacının mantığında ki hatayı göremiyor olamazsın, değil mi?" Evet, ona cevap vereceğimi söylemiştim. Ama sarkastik yanımı yeterince iyi saklayabilecek bir cevap, dürüst olmazdı. Eski bir dosta karşı kırıcı olmayacaktım, ama onun boş bir hayali kovalamasına da göz yummak istememiştim. Ama yine de kendi bilirdi tabii, sonuçta bir gün onun da öldüğü haberini alırsam, sadece onun da şanslı bir çocukluk geçirdiği fikrimin yanlış çıktığı için üzülmekle yetinirdim muhtemelen. "Yani sen, her gününü sınırların içinde yaşayıp... Bir gün sınırların ortadan kalkabileceğini, yada bunu kendin yapabileceğini mi düşünüyorsun?"

Ryu'nun da sistemden, çarklının bir dişlisi olduğunun farkında olduğundan emin olmuştum. Ama perspektiflerimiz arasında, dağlar ve tepeler kadar farklılıklar vardı. Hayır, ben sistemi yenmeye çalışmıyordum. Sadece... Sadece onun dışında olabilecek kadar uzaklaşsam yeterdi bana. Ve bu olduğu zaman, yani bir çarklıdan daha fazlası olduğum zaman... Herhalde, sistemin en büyük savunucularından biri olurdum! Asla saklamadığım elitizm bunu isterdi çünkü. Eğer birileri daha yukarıdaysa, kimilerinin de daha aşağıda olmalarına borçlulardı. Daha zeki, yetenekli, karizmatik... Adını ne koyarsanız koyun. Üstünlük ancak, bir başkası sizden daha kötü olduğu zaman edinebileceğiniz bir marifetten başkası değil miydi sanki? Ve eğer ben daha yüce bir şeyi kendime hizmet ettirtmek istiyorsam, elbette sistemin çarklarına bir zeval gelmesini istemezdim. Bu fikri Ryu'nun anlayıp anlayamayacağından, kabul edip edemeyeceğinden emin değildim. Sadece o an için... Şansımı bir kere daha denemeye, en azından söylediklerime nasıl tepki vereceğini görmek istedim. Kim bilir, belki de ileride yanyana yürümemiz veya... Karşı karşıya gelmemiz, buna bağlı olabilirmiş gibi hissetmiştim. Birileri beni gördüğü sürece, ikisine de varım tabii!

"Son zamanlarda... Bu köyde öğrenmem gereken her şeyi öğrenip, görülmesi gereken her şeyi gördüğümü düşünüyorum. Sınırların ötesinde de bir dünya var, Ryu-kun, eminim. Sadece ne kadar gitmek istediğimi kendime itiraf edemiyorum, hepsi bu. Belki sende aynı hislere kapılmış olabilirsin. Bilindik dünyanın dışına çıkmadan, onu kurtaramazsın herhalde."
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
Post Reply

Return to “Kurobe Vadisi”