Page 1 of 1

Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Posted: July 11th, 2019, 5:38 pm
by Ashikaga Shun
Image




Eskiden hayatı olduğu gibi görürdüm. İyisi ve kötüsüyle, acımasızlığı ve sefaletiyle... Gördüğüm vizyona burun kıvırmazdım, onu yeniden boyutlandırmak nafile bir çabaydı benim için. Yaşantının boyutlarının gözümün göremeyeceği kadar geniş olmasından, içinde gölgeyi ve ışığı bir arada barındırmasından memnundum. Ve tüm bunları değerlendirdiğim zaman, doğru şeyi yaptığımı bilirdim. Ne yapıyor olursam olayım... Sarsılmaz bir inancım vardı sanki! Seçtiğim her bir tercihin üstünden defalarca geçer, bir noktadan sonra kendimi verdiğim kararlardan ötürü kutlarken bulurdum. Hayatım iyiye gidiyordu neticede. Uzanabildiğim her şeyi avcumun içine alabilirmişim gibi hissediyordum, çoğunlukla da alabiliyordum.

Ama...

Bir şeylerin değişmeye başladığını hissediyordum. Son zamanlarda, bir şeyler değişmiş 'olmalıydı.' Kendimi daha çok sorgular olmuştum. Boyutlarını kesin olarak bilemediğim gerçekliğimin sınırları ile problemler yaşamaya başlamıştım. Ufuk çizgim boyunca görülebilecek her şeyi görüp, kazanılabilecek her şeyi kazandığımı hissediyordum sanki. Ve bu, çok can sıkıcıydı! Verdiğim kararların sonuçları bile birbirine benziyordu, ben hangisini seçersem seçeyim. Her gün gözlerimi aynı şekilde kapatıyor, kapandıkları gibi açılıyor ve bir anın diğeri ile olan fark arasındaki çizginin azaldığını fark ediyordum. Ciğerlerime dolan oksijen bile, her zaman aynı hissettiriyordu. Her gün göğüs kafesimin üstünde artan baskıyı bir kenara bırakırsak, dün ile bugün arasındaki farkı algılamakta zorluk çekiyordum. Daha önce hiç takvim yaprakları kullanmak zorunda kalmamıştım ki?

Bu şehirde büyümüştüm, bu 'şehirden' büyümüştüm.

Bir noktadan sonra, sorunu kavramaya başlamıştım. İçindeki binlerce insanına, tarihi ve sorumluluk bilinciyle inşaa edilmiş her bir parçasına rağmen... Ishigakure benim için yeterli gelmiyordu. Bildiğim yaşantı, beni artık heyecanlandırmıyor, hatta beni geriye çekiyordu. Bildiğim tüm yaşam buradaydı, sadece burada! Sınırlardan ötede neler olduğunu delicesine merak ediyordum. Dışarıdan gelen her bir söylentiye kulak kabartıyor, dış dünyadan gelen yabancılara kendimi daha yakın hissediyordum. Bu yakınlık duygusu, beraberinde bir ihanet hissini de getiriyordu. Dışarıya bir adım bile yaklaştığımı düşündüğüm her an, Ashikaga'lara ve özellikle Yuna'ya ihanet ediyormuşum gibi geliyordu. Sonra bir adım daha yaklaşıyordum ve tüm bu düşünceler silinip gidiyordu; sanki bir saniye önce orada değillermiş gibi.

Takvim yapraklarına göre, en son bir Ishigakure görevi için dışarı çıktığımdan beridir sadece üç - dört gün geçmişti. Ki bu imkansız olmalıydı! Nasıl bir asırdan daha az süre geçmiş olabilirdi ki? Ama kendi ablam Hana ve baş belası Giichi'den, Nagi'nin ses tonundan ve Haku'nun çizdiği resimlerden... Hatta Yuna'dan sıkılmış olmam da bir zamanlar imkansız görünüyordu! Neyin imkanlı ve neyin imkansız olduğunu artık bilemiyordum. Gerçek dünyayı olduğu gibi gördüğümü söylemiştim, ama... Ama artık, gözümün önünde ki sisli perdenin ötesine bakarken zorlanıyordum. Acaba doğru kararları, gerçekten de, verebiliyor muydum? Bu şehir beni geriye sürüklemiyor muydu hiç? Şuan burada nefes alıyor olmam, hata değil miydi yani?

Ne söylediğimden emin değilim, ama Yuna'ya bir bahane bulup evden çıktığımı varsayıyorum. Kendimi dışarıda buluvermiştim, öylece. Akşam saatleri... Ne ara akşam olmuştu, bugün günlerden neydi emin değildim. Benim en büyük zaaflığımın, Yuna'nın bile, artık o kadar da büyük bir zayıf noktam olmadığını ne diye düşünüyordum ki? Son zamanlarda kendimle daha az gurur duyabiliyormuşum gibiydi. Çok uzun zamandır uyuyormuşum da, tüm kaslarım erimeye yüz tutmuştu sanki. Hatta daha önce hiç kaslarımı kullanmam gerekmemiş gibiydi. Bir zamanlar ismim ile gurur duyardım. Şimdi ise, çoğunluğun arasına sıkışmış öylesine bir isim gibi geliyordu kulağa. Ayırt edici herhangi bir noktası yoktu. Basit ve donuktu, diğerleri gibi. Her şey gibi.

Adımlarımın adımlarımı kovalamasına izin vermiş, evimden çok daha uzak bir noktaya giderken bulmuştum kendimi: Kurobe Vadisi. Eskiden rahatsız edilmeden antrenman yapmak yada henüz birlikte yaşamıyorken Yuna ile görüşmek için buraya gelirdim. Ishigakure'nin sıradan halkının uğramaya zahmet etmeyeceği, nispeten zararsız tehlikeler içeren bir yer olarak bilinirdi. Bu gece ise... Ah, evet. Vadinin girişine doğru yükselen bir sapağın başında, neden buraya doğru sürüklendiğimi hatırlamıştım. Eski bir dostu(?) ziyaret etmek için. Eskiden olsa kabul edeceğim bir teklif değildi, muhtemelen. Yani... Yıllar önce akademide tanıştığım bir çocuktu Ryu. Ben ne kadar kendimi insanların zihnine kazımak ile uğraşırsam, o da o kadar bundan uzak duran sessiz bir tipti. En azından, iyi bir antrenman arkadaşıydı. Yetenekli bir çocuktu, ileriki zamanlarda denk geldiğimiz görevlerde de kendini öldürtmemeyi başarmıştı. Ama tüm bunlardan bana neydi ki? Sadece birisiyle görüşen bir insan değildim ki ben, şayet altında büyük bir hedefe giden yol yoksa.

Bu şehir artık beni değiştiriyordu, bu bende bir dehşet hissi olarak açığa çıkıyordu.

Yine de işte buradaydım, vadiye doğru adımlıyordum. En azından, dünden bir kademe daha farklıydı ha? Birkaç saniye veya saat için, aradaki fark pekala yozlaşmıştı artık, zihnimi oyalayacak bir meşkaleye sımsıkı sarılacaktım. Belki artık başka türlü hissetmenin bir yolunu bulurum? Daha iyi bir Ashikaga(?) yada daha iyi bir shinobi olmak için, düşüncelerimi değiştirebilirim? Ufak bir umut ışığı yandı ve yandığı gibi de söndü. Bu imkansızdı ama, eh, bu yola bir kere çıkmıştık bir kere. Vadinin içlerine doğru yürüdüm de yürüdüm. Ne zaman ki zarar görmüş gövdeleriyle akşamın tadını keyifli keyifli çıkarmakta olan bir ağaç grubuna rastladığım da... Durdum. Burası Ryu ile anlaştığımız yerdi. Antrenman alanlarımdan bir tanesi. Ağaçlara bıraktığım izlere şöyle bir göz attım, üzerinden koca milenyumlar geçmiş kadar eskide kalmıştı. Bende mi bu ağaçlar gibi, yıllar boyunca yaşadıklarımı arkamda bırakmalıydım?

Bir ağacın gölgesine çöktüm ve sırtımı yasladım. Erken mi gelmiştim, geç mi emin olamadım ilk önce. Sonra da bunun çok da umurumda olmadığını fark ettim. Zamanın geçişini kabullendim. Akşamın sukunetinin beni alıp götürmesine, ılık akşam rüzgarının yavaşça tenimi yalamasına izin verdim. Buraları terk etmek konusunda kararlıydım sanırım. Ne var ki, arkamda neleri bırakmaya hazır olduğumdan emin olmadığım için işkence çekiyordum. Bu beni korkutuyordu. Uzaklaşmak değil, geride bıraktıklarımı bir daha kazanamama duygusu... Kendime bile itiraf etmekten korktuğum için, günlerimi bir hayalet olarak geçirmeye alışmıştım. Dünü de, yarını da, geleceği de... Ama bu böyle yürümezdi, emindim, kendimi uzun süredir tanıyordum. Ne var ki, işkenceme ufak bir ara vermek zorundaydım. Benim geldiğim yoldan gelen ayak seslerine kısa bir an şükran duydum, artık düşünmek zorunda değildim.

"Geç kaldın, Ryu-kun."

► Show Spoiler

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Posted: July 14th, 2019, 2:51 pm
by Jirou Ryu
Hayatımı ele geçiren esaret zincirleri, gün geçtikçe daha da daralıyor ve beni sıkıştırıyordu. Hayatımın bu denli bir çıkmaza gireceğini, hiç hayal etmemiştim. Her zaman zihnimde ve kalbimde yer eden şey zorlukların küçüklüğümde kalacağı, büyüdükçe zorluk denen şeyin umursamayacağım kadar küçük bir sorun haline geleceğiydi; ama şimdi görüyordum ki, bunlar kocaman bir palavraydı. Büyüdükçe küçüleceğini umduğum tüm bu sorunlar, benden çok daha hızlı bir şekilde olgunlaşıp, karşıma çıkıyordu. Esasen bu bana zaman zaman komik geliyordu; çünkü küçük bir çocukken büyümeye dair arzuladığım tüm o hisler, şimdi küçüklüğüme geri dönmek için can atıyordu. Galiba insanlar, içinde bulunduğu durumun değerlerini, gözünü diktiği farklı hayatlar yüzünden göremiyordu.

Bu, bir insanın en büyük egosu ya da aptallığı olmalıydı. Annemin ve babamın olmadığı yıllarda, yaşadığım tüm sorunları asla küçümsemiyordum; ama büyüyüp, sorumluluk sahibi bir insan olmaya başladığımda ve insanlarında bana bu gözle baktığını fark ettiğimde, hayatımın bu denli zorlaşacağını hiç tahmin edemezdim; çünkü artık sadece hayalleri için çabalayan bir çocuk değildim. Köyüm için ve köydeki bana tüm umut besleyen insanlar için artık bir sorumluluğum vardı. Yaptığım her şey ve ileride yapacağım her şey, iki kere düşünülmüş ve üstünden geçilmiş şeyler olmalıydı. Kendim için yaşamaktan çok, bu sorumluluğun altında yaşamak zorundaydım. İşte benim hayatımı ele geçiren esaret zincirleri bundan ibaretti. Bu bir köleye takılmış tasma kadar ağır olmasa da, bir sahibin köpeğine taktığı zincirler kadar kısıtlayıcı ve mesafeliydi. Zira tasma takılmış bir köpek ile sahibi arasında bir dost ilişkisi yerine, bir sahiplik ilişkisi olurdu.

Benim ve İshigakure arasındaki kurulan bu bağ, bir sahiplik ilişkisinden mi ibaretti? Ben buna inanmak istemiyordum. İshigakure'nin olmayan annem ve babam, zaman zaman da arkamda duracak sıkı bir dost olduğuna inanmak istiyordum. Belki de hayatımın bu döneminde, aklımı kurcalayan en büyük sorun buydu. Bu sorunun ne zaman çözüme kavuşacağı ise çok büyük bir muammaydı benim için.

Kendi içime kapandığım ve insanlardan uzaklaştığım bu dönemde, tek dostluğum karanlık bir köşedeki gölgelerdi. Bazen o gölgelerden insanları izliyor bazense kendi iç dünyamı; ama kılıç savurmaktan ve birilerini kovalamaktan arta kalan tüm zamanımda, belki de şu sıralar yaptığım tek faaliyet buydu.

En azından gölgelere sinmiş siluetimi fark edecek kadar dikkatli bir çift göz ile denk gelene kadar. Çok tanıdık olan ve belki de hayatımda edindiğim ilk dostluğa ev sahipliği yapan o gözler, beni o gölgeden ve yalnızlıktan çekip almıştı kısa bir saniyeliğine. Ashikaga Shun... İnsanlar böyle sesleniyordu bana bu iyiliği yapan bu insana, bense kendime yakın gördüğüm sıkı bir dost olarak isimlendiriyordum onu kendi iç sesimde. Ama bu noktada insan ilişkileri konusunda ne kadar vasıfsız bir insan olduğumu bir kez daha anlıyordum. Zira sıkı bir dost olarak nitelendirdiğim bu insanı, en son görmemin üzerinden ne kadar zaman geçtiğini hatırlamıyordum. Belki de bu yüzden ilk bir kaç saniye boş boş suratına bakıp, sonrasında konuşabilmiştim onunla. Kısa ve öz bir konuşmaydı; ama devamını getirilecek bir konuşmaydı. Ertesi gün, akşam vakti, küçüklüğümüzde bolca zaman geçirdiğimiz Kurobe Vadisi'nde buluşacaktık. O an görmüştüm ki, büyümekle beraber, bir takım sorularla boğuşan tek ben değildim. Belki onunla aynı ruh halinde olduğum için bunu tek bir görüşte anlamıştım belki de kendimi avutmam için beynim bu yalanı sermişti gözlerimin önüne.

Ertesi gün, diğer tüm geçmiş günlere nazaran daha hızlı bir şekilde akıp gelmişti zaman nehrinden. Bir an kendimi İshigakure'nin merkez sokaklarından, Kurobe Vadisi'ne giden engebeli taştan yollarda bulmuştum. Ne hızlı ne de yavaş bir tempoda ilerleyişim sırasında, o esaret zincirlerinin hâlâ benimle birlikte geldiğini sezmiştim. Kaynağı İshigakure olan bu zincirler, sanki dünyanın sonuna gitsem bile benimle birlikte uzayıp, gelecek gibiydi.

Ama aslında, Kurobe vadisine vardığımda, önce o tanıdık ağacın altında gözümde canlanan anılar, hemen ardından ise o ağaca yakın bir yerde konumlanmış, usulca bana seslenen Shun, beni tüm bu zincirlerden kısa bir anlığına da olsa kurtarmıştı. O an, zincirlerin duygularıma ve değer verdiğim önemli şeylere ulaşamadığını fark etmiştim.

Kısa bir sessizlik, dalgınlığıma vururken, Shun'a cevap vermem gerektiğini çok geç algılamıştım. Hızlıca ve bir o kadar haklı olmanın getirdiği küstahlık ile: "Belki de erken gelen sensindir Shun." dedim, gecenin ıssızlığına renk katacak bir tutam da alaycılığın eşliğinde. Hemen ardından ise: "Bu yer benim için ve senin için anılarla dolu... Küçük bir çocukken büyümek için duyduğum tüm özlem, şimdi o kadar anlamsızlaştı ki...." Derin bir iç çekerken, adımlarımın ağaca doğru ilerlediğini, ancak ağacın dibine vardığımda fark ettim. Ağır bir gülümseme peçemin altında gerilirken, sıkı bir yumruk daha önceki yumruklarımın izlerinin tam üstüne kondu. Ağaçtan dans ederek düşen bir kaç yaprak ile yıkanırken: "O zamanları özleyeceğimizi, küçük bir çocukken hiç hayal etmezdik değil mi Shun?" dedim, sesimi sarmış tüm o özlem ile.

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Posted: July 16th, 2019, 3:44 am
by Ashikaga Shun
Hep, hayatın inişleri ve çıkışlarının olduğu söylenirdi. Yaşadığın an, daha hayatının en kötü anını görmedi. Ve aynı zamanda, yaşadığın an, daha hayatının en iyi saatlerini de geçirmedi. Yaşamaya devam ettiğimiz sürece, her zaman daha iyi ve daha kötü anlarımız olurmuş. Aynı, gün ve hemen ardından gelen gece gibi... Onlar görevlerini asla terk etmez, asla aksamaz, asla dinlenmez ve başarısız olmazlardı. Devamlı birbirlerini kovalarlar, asla kavuşamazlar ve asla yakınmazlardı. Hayatta, gerçekten de, biraz böyle olabilir miydi? Gerçekten yaşadığım an, sadece bir inişten mi ibaretti? Yani... Bu andan, tam olarak bu andan, daha kötü bir günüm olacak mıydı? Çok daha kötü bir gün, ertesinde ise, şuana kadar deneyimlemediğim; deneyimlemeye cesaret dahi edemeyeceğim kadar iyi bir gün, gelecek miydi? Şuan yaşadığım hisse bir isim koyamıyordum, koyabilseydim de bunu yapmazdım muhtemelen. Bu boğulma hissini tarif etmekte güçlük çekiyordum, bundan da daha kötüsü vardı demek. Belki de yeni bir yaklaşım tarzı denemeli, şuan hissettiğimi düşündüğüm her şey için tanrıdan şükran dilemeliydim. Yani... Sonuçta bundan da kötüsü olabilir, değil mi? Hayatların, inişleri ve çıkışları vardır. Benim tek yapmam gereken, sabretmek!

Bu, ne kadar da boktan bir yalan!

Belki sizin, sıradan insanlar, için hayatların inişleri ve çıkışları olabilir. Ama ne ben sizden biriyim, ne de sıradan bir yaşantım var. Kendimin bilincine vardığım ilk andan, şuanıma kadar... Benim hayatımda hiç iniş veya çıkış olmamıştı ki. Acı çektiğim, kaybettiğim ve başarısız olduğum anlar vardı. Ama bunlar, benim hatalarımdan başka bir şey değildi. Evrensel bir kanun yoktu, tanrılar insanların kader ağlarını örmekle vakit kaybetmezlerdi. Sadece tecrübesizdim, hata yapıyordum ve başarısız oluyordum hepsi bu. Ve eğer düşersem, kalkmasını da daima bilmiştim. Bir kötü anıma, bir kötü günüme karşılık; on muhteşem ana şahitlik etmiş, yüz görkemli zafer yaşamıştım. Benim hayatım, melteli bir akşamda savrulan örümcek ağı değildi. Bir başkasına bağımlı değildi, belki Yuna haricinde... Bir meltemle savrulmaz, bir kasırgadan korkmaz veya ateşten etkilenmezdi. Yol, benden, Shun'un ta kendisinden başka bir şey değildi. Çevremde var olmaya çalışan tüm insanların, benim için bir önemi yoktu. O insanlar, sadece ben onların var olmalarına izin verdiğim sürece oradalardı. Yaşantım, şuan hissettiğim şekilde sarsılmasının hiçbir yolu yoktu! Ama bir şekilde... Sarsılıyordu işte.

Bunun sebebini açıklayabiliyor olsam, zaten en başta burada oturuyor olmazdım. Serinletici rüzgarın, cildimi yalayıp geçmesine; yeni yeni semada görülen ay ışığının cildimi aydınlatmasına mani olurdum. Hayatımdaki insanlar üzerinde, yaşadığım olaylarda ve bizzat kendi hayatım konusunda... Sonsuz bir gücüm vardı, demir yumruktan bir kontrol! Ama, tüm bunlara rağmen kendimi hapsedilmiş hissetmeye engel olamıyordum. Engel olamıyor ve gittikçe daha da saldırganlaştığımı hissediyordum. Bunu yansıtmamaya çalışıyordum, ama işler evde çok da yolunda gitmiyordu. Yuna ile işler hiçbir zaman kusursuz olarak yolunda gitmezdi zaten, ama bu sefer endişeliydim. Daha önce hiç endişeli hissetmemiştim, ama yine de, derinlerde bir yerlerde yuvarlanmaya başlayan bir kar topunun geldiğini hissediyordum. Yavaş yavaş ilerliyor, her santiminde daha büyük bir canavara dönüşüyordu. Korkuyordum ki geldiğinde, arkasında hiçbir şey bırakmayacaktı. En büyük düşmandan bile daha korkutucuydu, en büyük düşmandan bile daha acımasızdı. Zayıf noktamı biliyordu ve beni tam olarak oradan vurmaya geliyordu.

Gaipten varolan sarışın adamın sesiyle, güvende olduğumu hissettim. Hayır, Jirou Ryu geldiği için değil; evden ve zarar verebileceğim bir kadından uzak olmak, sahte bir güvenlik hissi yaratıyordu. Hala Kurobe Vadisi'ndeydim, çevremde ondan nefret ettiğimi ve sıkıldığımı söyleyebileceğim ne bir abla; ne de bir sevgiliden eser dahi yoktu. Kapana kısılmış bir fare, kendisine uzatılan miniminnacık peynir parçası ile ne kadar mutlu olabilirse... Ben de kendimi o kadar mutlu hissetmiştim. Ryu burada olduğuna göre, bunu kullanabilir; kendimden ve kendi düşüncelerimden uzaklaşabilirdim. Artık ben olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşürdüm. Yeni bir surete, yeni bir ifadeye ve yeni bir duyguya... İlk ikisi kolaydı da, üçüncüsü bambaşka bir emek istiyordu. Şuana kadar göstermediğim, ve muhtemelen asla da gösteremeyeceğim bir emek.

Bir an için, Ryu'nun söylediği ve yaptığı herhangi bir şeye kayıtsız kaldım. Soluk teni, beyaza kaçmaya başlamış sarışın saçlarıyla varolan çocuğun suretinden başka bir şeye odaklanmadım. İkimizde ölmeden bugünlere kadar gelmiştik. Belki farklı yollardan, farklı amaçlarla ve farklı yöntemlerle... Ama burada olmayı başarmıştık. Bundan mutlu olmalı ve geleceğimiz için heyecanlanmalıydık. Kanımız, yeni düşmanlar ve tenimize saplanacak yeni metal silahlar adına kaynamalıydı fokur fokur. Ne vardı ki, gerçek hayat hiç de öyle işlemiyordu. Yaşıyor olmamız bir depresyondu, huzur ise sadece ölümde saklıydı anlaşılan. Ölmediğimiz için kötü durumda olan bizlerdik, belki de daha önce hiç ölen biriyle tanışmadığım için bu kadar kolay atıp tutabiliyordum. Cevap ne olursa olsun, Ryu'nun da benden daha iyi bir tarafı yoktu. Suratındaki ifadeden, söylediklerinden... Benden daha iyi değildi, daha rahat ve huzurlu değildi. Halbuki onun hizmet edebileceği bir köyü vardı, Ishigakure'si vardı. Benim ise yoktu, hiç olmamıştı ve bir gün bile varolduysa... Ondan hep nefret etmiştim.

"Tekrar küçük olmak istediğimi nereden çıkardın, Ryu-kun?"

Uzun bir süreden sonra, Ryu'nun sadece yarı doğru tespitinden dolayı hafiften keyiflenmiştim. Bu keyif, sıcak bir duygu olarak vücudumu dolanmış ve en son, çarpık bir sırıtış olarak suratımda bitivermişti. İnsanların beni tam olarak tanımamalarından, asla zihnimden geçen son düşünceyi bilmemelerinden keyif alırdım. Her zaman yakın olmalarına izin verirdim, ama sadece bir adım uzağımda dururlardı. Ne perdenin arkasındakini görecek kadar yakınlardı, ne de bir perdenin varlığını bilemeyecek kadar uzak. Ama oradalardı, aynı Ryu gibi. Benimle aynı şeyi hissediyor olması, nispeten ortak geçirilmiş bir küçüklüğe sahip olması... Ve şey, bir de onun da hala hayatta oluyor olması ise; en azından bir derdim olduğunu keşfetmesine sebep olacak kadar yaklaştırmıştı perdeye. Ve madem buraya kadar geldi, neden altında neler yattığından biraz bahsetmiyordum ki?

"Yalan söyleyemem, keyifli bir küçüklük geçirdim. Akranlarımızı şöyle bir düşününce... Yanılıyorsam düzelt, ama yarısı görevlerde öldü değil mi? Şöyle bir düşününce, küçüklüğümüz hiç fena olmamalı." Hafifçe bir duraladım. Daha önce hiç bir yakınım ölmemişti, amöa zaten kaç kişiyi yakınım olarak değerlendiriyordum ki? Ama gerçekten de, parmakla sayılamayacak kadar çok insan kaybetmiştim. Birkaç gün önce birlikte güldüğüm insanlar, artık yaşamayan boş kabuklar olarak köye geri dönmüştü. Tabii, sadece şanslı olanları. Geri kalanın bedenleri ise, ya parçalanmıştı, ya da hiç bulunamamıştı. Yine de... Bundan öyle aman aman etkilenmediğimi, Ryu'ya çok fazla belli etme konusunda ufak bir tereddüte düştüm. Şuan için bu vadide konuşabileceğim tek adamın da çekip gitmesini istemiyordum. Düşüncelerle başbaşa kalmak için, keyifli saatlerimi çoktan tüketmiştim. "Ama ben her zaman, ilerisi için daha heyecanlı olmuştum."

Olmuştum. Geçmiş zamanda kullanmıştım. Artık heyecanlı değildim. Herhangi bir tutku hissetmiyordum. Ne kanın kokusunu alıyor, ne de tutkum tarafından yönlendirilebiliyordum. Köye getirilen o içi boş kabuklarla aramdaki fark, giderek daha da inceliyordu. Sanki nefes alıp veriyor olmama rağmen, ölülerin halinden anlayabilecek kadar yaklaşmıştım onlara. Ama bir o kadar uzaktım ve onlardan biri değildim. Kalbim çarpıyordu, ama hiç kan pompalanmıyordu sanki. Benim damarlarımda, her zaman tutku bulunurdu. Öyle yüce bir motivasyonum, hayatta başarılması gereken muhteşem bir hikayem yoktu. Ailem gizli shinobiler tarafından katletilmemişti, dünyanın en güçlü adamı olmaya çalışmamıştım veya dünyanın en güçlü adamını bulmayı takıntı haline getirmemiştim. Sadece tutkumun peşinden gitmiştim, o beni en doğrusuna yönlendirmişti hep. Benim olmayanı, almamı sağlamıştı. Engin denizlerde yüzmüş ve semanın katmanları boyunca süzülmemi sağlamıştı. Ve şuan, bunların hiçbirini hissedemiyordum. Erişemiyordum. Sinirlenmeye başlamıştım, ve ben asla sinirlenmezdim.

"Demek sen de hayatın anlamsızlaştığını düşünüyorsun Ryu-kun. Peki ya hiç, Ishigakure sınırlarının ötesinde ne olduğunu düşündün mü? Bir görev için değil, sadece sen orada olduğun için yeni bir şeyler görmeyeli ne kadar oldu?"

Elime aldığım ufak çakıl taşlarını, yavaşça, bomboş ormana doğru savurdum. Sanki bir şeylerin olmasını beklermiş gibi. Son zamanlarda bir şeylerin olmasını çok bekliyordum. Ama olmuyordu. Yavaş yavaş mesajı algılamaya başlamıştım. Bir şeylerin olacağı yoktu, benim bir şeyler yapmam gerekiyordu. Gerçekten de, Ryu'nun da benim gibi hissedip hissetmediğini merak etmiştim. Şaşırtıcı bir şekilde, o da köyünden bıkmış olabilir miydi? Olasılık dışıydı, ama beni bir an için keyiflendirmeye yetmişti. Uzak bir yolculuğa çıkıyorsam, yaşadığım şeyleri anlatacak birimin olmasını çok isterdim. Yoksa tüm o maceraları, herkesin gözlerinden uzak yaşamanın ne anlamı olurdu ki?

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Posted: July 17th, 2019, 12:49 am
by Jirou Ryu
Saçlarıma düşen her bir ağaç yaprağının beraberinde getirdiği şey, çocukluk anısıydı. Bazen tek başıma bazense Shun ile burada yaptığım şeyler, her bir yaprak düşüşünde farklı farklı gözlerimin önünde canlanıyordu. Dışarıdan izleyen biri olarak, o zamanlar tam olarak ne uğruna bunları yaptığımı anlamaya çalışıyordum. Aklıma gelen ilk şey, hedeflerim uğruna güçlenmek olsada, dikkatlice baktığımda gördüğüm şey kayıp vermiş bir çocuğun, bir daha kayıp vermemek uğruna verdiği çabanın minik enstantaneleriydi. Belki de problem tam olarak burada başlıyordu. Bir zamanlar korumak için ve aynı şeyleri bir daha yaşamamak için çabalayan ben, şimdi sadece güçlenmek ve bir an önce merdivenleri aşarak zirveye ulaşmak için çabalıyordum. Aç gözlü, sabırsız ve sevimsiz bir görüntü aynaya baktığımda beni bekleyen şey olmalıydı. Bunca zamana kadar göremem ise, tüm bu ağır arzuların gözümü kör edecek kadar yoğun bir halde olmasıydı sanırım. Kaybettiğim şey, o güzel arzumdu. Kazandığım şeyler ise ona kıyasla bir hiçmiş gibi geliyordu gözüme.

Annem ve babam... Bir şeyleri korumaya dair dürtülerimi uyandıran iki önemli faktördü benim için. Onları yıllar önceki o savaşa öylece arkalarından bakarak gönderdiğimde ve bir daha geri alamadığım da herkesi korumak istemiştim savaş denen ucubeden, kötülükten ve ölümden. Ama şu zamana kadar ne kadar kişiyi koruyabilmiştim? Ne kadar kişiyi ölümün pençelerinden çekip kurtarmıştım? Kaç ölümden gözlerimi azat etmiş, o ölüm anlarını yaşama çevirebilmiştim? Tüm bunları düşünerek geçmişi kurcaladığımda aslında sadece kendimi koruduğumu fark etmiştim. Tüm bu zaman boyunca gelecekte yapacağım şeyleri bahane ederek, sadece kendi canımı korumuştum. Güçlenme arzum aslında beni körleştiren bir zehir görevi görmüştü.

Kendim ve geçmişimle ilgili detayları fark edip karşılaştırdıkça sevimsiz bir hal alan yüzüm, Shun-san'ın sesini duymasıyla hızlıca normalleşirken, aynı zamanda bu geçmiş ile gelecek arasındaki paradokstan kurtulmama netice olmuştu. Gözlerim, çocukluğumdan çekilip, Shun'un o yapıcı yüz hatları ile buluştuğunda her şey daha normal ve olması gerektiği gibi gözükmeye başlamıştı.

Sisli bir havanın gizemini barındırıyordu Shun'un konuşması. Aslında bunu çocukluğumdan beri, Shun ile her konuştuğumda hissediyordum. Bir şeyler, sürekli esrarlıydı onun konuşmalarında. Hep arka planda, daha fazlasını olduğuna inandığım halde, kanıtlayamıyordum; çünkü oraya ulaşmak benim açımdan imkansız olduğu gibi, Shun oraya beni hiç davet etmiyordu. Bazen kapıyı aralıyor, çok ufak şeyler görmeme izin veriyor ama asla tam olarak görmeme, erişmeme izin vermiyordu. Bir şeyler mi gizliyordu yoksa kendini mi gizliyordu benden bilemiyordum ama onu bu şekilde yıllardan beri kabullenmiştim. Sebebini bilmesem bile, yıllar geçtikçe bu durum saygı duyduğum bir alışkanlık haline gelmişti. Her sabah elimi yüzümü yıkamak kadar sıradan ve basit bir durumdan ibaretti.

Konuşmasının içeriği ise, tamamen benim düşüncelerimden farklıydı. En azından konuşmaya bu yönde başlamıştı. Aslında buna şaşırmak saçma olurdu. Shun hep böyle biriydi. Gözü hep ileride, aklı hep bir merak içerisindeydi. Böyle bir insanın, geçmişe özlem duymasını beklemek saçmalığın daniskası olurdu.

Ama sonrasındaki konuşmasının tamamı, haklılık payı verdiğim şeylerdi. Kaç ölümden canlı çıkmıştık? Kaç ölüm bu gözlerin şahitliğinde gerçekleşmişti? Şanslı sayılırdık onlara kıyasla belki de şansız... Ölüm gibi büyük bir gizemin ardından şanstan bahsetmek hata olurdu bence. Ama yaşadığımıza şükretmek, yapmamız gereken şeydi. Onların ardında bıraktığı şeylerden güç olarak ileriye bakmamız gerekiyordu.

Konuşmasının son demlerinde vardığı nokta, beni biraz düşünmeye itti. Zaten onun da istediği buydu, düşünmem. Ama tam olarak biraz kısmı, netti. Çok düşünmedim, çünkü o kadar da düşünmemi gerektirecek bir soru değildi. Bakışlarım gökyüzü ile buluşurken: "Hayır... Çünkü dünyanın aynı çarkla döndüğünü düşündüm hep. Öyle de bence. Ama işlerin gerçekten de daha mı iyi yoksa daha mı kötü olduğunu hep kendi gözlerimle, bir görevden bağımsız şekilde gözlemlemek istedim. Ama sınır kavramının olduğu bu dünyada, sınırların ötesi hiç dikkatimi çekmedi." diye girdim söze. "Benim bir hayalim var. Sınırların olmadığı, kolonileşmenin olmadığı bir dünya." diye devam ettim konuşmama gökyüzüne bakan bakışlarım yavaşça Shun'a doğru inerken.

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Posted: July 17th, 2019, 4:20 pm
by Ashikaga Shun
İstifimi değiştirmeden, sırtımı verdiğim ağaç kovuğunun köşesinden bir deste daha çakıl taşı aldım. Meltemli bir semanın altında, görkemli bir ağacın gölgesine sığınmışa benziyorlardı. Hepimizden daha huzurluydular, sadece ama sadece öylece duruyorlardı. Kaygısız, stressiz ve amaçsız. O an için, bunu biraz kıskanmıştım. Yani, eğer kıskanmak böyle hissettiriyorsa... Bu çakıl taşlarına yeni bir amaç, hizmet etmeleri için bir şeyler vermeliymiş gibi hissediyordum. Birkaç dakika önceki akranları gibi, onları gecenin boşluğuna doğru savurmadım. İlk başlarda yumruğumun içine hapsettiğim taşları, bir yukarı bir aşağıya doğru fırlatıp yakalamaya başladım. Sekronize bir şekilde, taşları aynı yüksekliğe çıkacak hızla fırlatıyor ve hemen ardından, hiçbirini yere düşürmeden havada yakalıyordum. Ben hiçbir zaman 'bunlardan' birisi olmak istememiştim. Elbette bir çakıl taşının hayatı keyifliydi, fazla düşünmeye icap etmesine gerek yoktu. Sadece kendisine söylenileni, yönlendireni yapması onun için yeterliydi. Hayata bu şekilde getirilmişlerdi, böyle form bulmuşlardı.

Ne var ki, ben daha çok çakıl taşlarını fırlatan bir 'el' olarak görüyordum kendimi.

Bir o yana, bir de öteki yana savrulmaktan yorulduğumu hissediyordum. Kılıcımı sadece kendi kurallarıma göre çekmek ve tamamen keyfimin isteklerini yerine getirmek istiyordum. Kılıcımı ancak, ben istediğim zamanlarda kınına koymalı; kimi zamanlar da keyfimin buyurduğu üzere, yapılması gerekeni yapmamalıydım. Ne var ki, her yaşını almış shinobinin bildiği gibi; bizler kendi arzumuzu şekillendirebilmek, hayata geçirebilmek için eğitilmemiştik. Bizler, bizi biz yapan otoritelerin kılıçlarıydık. Kimi zaman onların bize olmamızı buyurduğu, savaş alanındaki neşterlerdik. Kimi zaman ise, balyozlar... Bizden ne olmamızı isteniyorsa, o olurduk. Arta kalan zaman mı? Pekala sana sunulan yaşamlardan birini seçmelisin. Ama dışarıya çıkamazsın, istediğinle görüşemez veya istediğin yüceliğe asla sahip olamazsın. Şöyle tertemiz, berrak bir zihinle bakıldığı zaman... Neresinden bakıyor olursanız olun, iyi bir anlaşmaydı. Şan, şöhret, saygı! Buna karşılık, kılıcın, yeteneklerin ve kanın onlara aitti. Bu anlaşmayı gerçekten, ama gerçekten de kabul edebilmek için kendimi çok zorladığım zamanlar olmuştu. Mutlu olabilirdim, fazla düşünmeme ve özgür iradeye gerek olmazdı. Hem çoğu akranım da bunu kabul ediyorsa, doğru olmalı öyle değil mi?

Kabul etmedim. Ne çocukken, ne de şimdi...

Aslında hiç değişmemiştim. Geçen yıllar boyunca, sabrım defalarca testten geçirilmişti. Belki küçükken de içinde bulunduğum düzenden nefret ediyorduysam da, öz saygım bu kadar iğdiş edilmemişti. Fakat şimdi... Değişen şey, artık sıkmaktan ağrımaya başlamış diş etlerimden öte bir şey değildi. Hayat yorucuydu, bir noktada bende kendi doğama yenik düşmüştüm. Çoğu shinobiden daha özgür bir yaşantım vardı, beni seven onlarca insan ve benim ise sevdiğim sadece bir iki kişi... Yetenekliydim, pek çok silah arkadaşımın hayal dahi edemeyeceği şeylere kadir olabilirdim. İşte tam da bu yüzden, sistemin bir parçası olmaktan nefret ediyordum. Ishigakure'nin beni kısıtladığını, olmam gereken şeye dönüşmeme ket vurduğuna emindim. Daha yüce, daha görkemli bir şey olabilirdim. Ama Ishigakure'de doğup yaşlanarak, nasıl bu olabilirdi ki?

Sözlerim, Ryu'nunkiler tarafından karşılık bulduğu vakit... Elimdeki taşları, tekrardan gölgelerin içine doğru savuruverdim. Çocuğun ağzından çıkan her sözcüğü, ince ince işlerken sesimi çıkarmadım. Her ne kadar Ryu, vermesini istediğim cevaplara yaklaşamamış dahi olsa da, hayal kırıklığımı belli etmedim. En azından onun felsefesini, zihninin altında yatan şeytanları anlamaya çalışacak kadar saygı duyuyordum. Koca bir çocukluk, oturduğum kirli toprağın ve kırılmış ağaç dallarının altında yatıyordu. Eğer kılıcımı çekip, kapıdaki nöbetçileri biçtikten sonra köyden dışarıya adım atıp koca bir nefes almıyorsam... Burada olmaya, Ryu'ya borçlu olabilirdim pekala. Son zamanlarda, her zaman gurur duyduğum disiplinimden uzaklaştığımı; daha pervasız ve tutkularımın kölesi olmuş bir şekilde yaşadığımı hissediyordum. Son derece çarpık olduğunu düşünüyorduysam da, zihnimi bunlardan uzaklaştıracaksa, hay hay! Onu dinleyebilir, belki onu düzeltebilir veya ondan bir şeyler öğrenebilirdim(?)

Sözcüklerin sözcüklere eşlik ettiği konuşma, Ryu'nun da bakışlarını bana çevirmesiyle son buldu. İlk önce gıkımı çıkarmadan, neyi nasıl söyleyeceğim üzerine kafa yormak en iyisiydi. Eğer başka birisi olsa, sadece güler geçerdim. Ama dediğim gibi... Buradaydık ve Ryu, en azından kendi sözcüklerimi hak ediyordu doğrusu. "Ama amacının mantığında ki hatayı göremiyor olamazsın, değil mi?" Evet, ona cevap vereceğimi söylemiştim. Ama sarkastik yanımı yeterince iyi saklayabilecek bir cevap, dürüst olmazdı. Eski bir dosta karşı kırıcı olmayacaktım, ama onun boş bir hayali kovalamasına da göz yummak istememiştim. Ama yine de kendi bilirdi tabii, sonuçta bir gün onun da öldüğü haberini alırsam, sadece onun da şanslı bir çocukluk geçirdiği fikrimin yanlış çıktığı için üzülmekle yetinirdim muhtemelen. "Yani sen, her gününü sınırların içinde yaşayıp... Bir gün sınırların ortadan kalkabileceğini, yada bunu kendin yapabileceğini mi düşünüyorsun?"

Ryu'nun da sistemden, çarklının bir dişlisi olduğunun farkında olduğundan emin olmuştum. Ama perspektiflerimiz arasında, dağlar ve tepeler kadar farklılıklar vardı. Hayır, ben sistemi yenmeye çalışmıyordum. Sadece... Sadece onun dışında olabilecek kadar uzaklaşsam yeterdi bana. Ve bu olduğu zaman, yani bir çarklıdan daha fazlası olduğum zaman... Herhalde, sistemin en büyük savunucularından biri olurdum! Asla saklamadığım elitizm bunu isterdi çünkü. Eğer birileri daha yukarıdaysa, kimilerinin de daha aşağıda olmalarına borçlulardı. Daha zeki, yetenekli, karizmatik... Adını ne koyarsanız koyun. Üstünlük ancak, bir başkası sizden daha kötü olduğu zaman edinebileceğiniz bir marifetten başkası değil miydi sanki? Ve eğer ben daha yüce bir şeyi kendime hizmet ettirtmek istiyorsam, elbette sistemin çarklarına bir zeval gelmesini istemezdim. Bu fikri Ryu'nun anlayıp anlayamayacağından, kabul edip edemeyeceğinden emin değildim. Sadece o an için... Şansımı bir kere daha denemeye, en azından söylediklerime nasıl tepki vereceğini görmek istedim. Kim bilir, belki de ileride yanyana yürümemiz veya... Karşı karşıya gelmemiz, buna bağlı olabilirmiş gibi hissetmiştim. Birileri beni gördüğü sürece, ikisine de varım tabii!

"Son zamanlarda... Bu köyde öğrenmem gereken her şeyi öğrenip, görülmesi gereken her şeyi gördüğümü düşünüyorum. Sınırların ötesinde de bir dünya var, Ryu-kun, eminim. Sadece ne kadar gitmek istediğimi kendime itiraf edemiyorum, hepsi bu. Belki sende aynı hislere kapılmış olabilirsin. Bilindik dünyanın dışına çıkmadan, onu kurtaramazsın herhalde."

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Posted: July 26th, 2019, 12:46 am
by Jirou Ryu
Geceyi saran güz soğuğu, acımasızca ısırıklarını vücuduma armağan ederken, ayın sönük ışıltısı altında pırıl pırıl parıldayan Shun gözlerimin manzarasını kaplıyordu. Bu çocuk... Farklıydı. Görünüşü, görünüşünün maskelediği dürtüleri ve düşünceleri. Her şeyi ile Shun sıradanlaşmış döngünün, dışında bir bireydi. Akademi döneminden beri, her daim o farklı aurası ile ben buradayım diye bağırırdı ve o kanın kızıl tonlarında gezinen gözlerinde, bundan hoşnut görünen o asıl Shun'u zaman zaman görebilirdim. Ben gölgelerin içine kurduğum hayatımda ne kadar mutlu ve huzurluysam, Shun'da ışıltının olduğu hayatında o kadar mutlu olmalıydı... En azından bir zamanlar.

Bu herife baktığımda onun şu ana kadar sarf ettiği tüm cümlelerinde, artık bu köyün onu tatmin edemediğini görebiliyordum. Gözünü diktiği o ufuk çizgisi görmek istediği asıl şey değildi, asla da olmayacaktı. O ufuk çizgisinin ardındaki gizemi görmek ve tatmak istiyordu... Ama o alın bandı ondayken bunu yapmasının pek yolu yoktu. Bu uğurda kaçak olmak ise... Shun o kadar ileri gidebilir miydi, işte bundan emin olamıyordum. Manzaramı süslemesinin sebebi, o ışıltılı aurası değildi, o kadar ileriye gidip gidemeyeceğini görme çabamdı sadece ve Shun, insanların erişmesini istemediği o alanı o kadar iyi gizliyordu ki, insanları okumada iyi olduğunu düşünen ben, örümceğin ağına yakalanmış bir sineğin çaresizliğinde bir şeyler yakalamaya çalışıyordum. Emin olabileceğim ve ona dur, sakın yapma diye öğütler verebileceğim... Ama yoktu. Olsa bile, bu öğütlerin bu adamda ne kadar işe yaracağına emin bile değildim.

O yüzden görmezden geldim. Shun'un kaçamayacağını, o kadar ileri gidemeyeceğine ikna ettim kendimi. Belki de gerçeklerden kaçtım sadece; ama bu düşüncelerimden bir adım geriye daha gitmedim ve Shun en son söylediklerime bir cevap vermek için tekrardan konuştuğunda, tüm o dışarıya duyduğu merakı ve hevesi özellikle görmezden geldim. Ki bu konuşmasının büyük kısmını görmezden geldiğim anlamına geliyordu.

Bunu da görmezden geldim.

Aklımı bana yönelttiği sorulara ve amacım konusundaki eleştirilere doğru çevirdim. Kısa bir an düşündüm de. Gerçekten ben bile kısa bir an, İshigakure'nin ötesinde ne olabileceğini merak ettim; ama bu çok kısa sürdü. Zira Shun'un aksine, sınırları yok etmeye, kendi yaşantımın sınırlarını kaldırarak başlamanın bencillik olduğunu düşünüyordum. Ben eğer dünyaya açılmaya karar verirsem, bunu köyüm ile yapmak istiyordum. Köyümün sınırlarını kaldırıp, bunu tüm dünyaya yavaş yavaş yaymak istiyordum. Zira ben bu sınırları kendim için değil, yaşanılabilir bir barışçıl toplum için arzuluyordum. Eğer bunu toplumun kendisi ile birlikte yapmayacaksam, ne manası vardı ki?

Düşüncelerle dolmuş bakışlarım, Shun'dan uzaklaşıp yıldızlı gökyüzüne doğru yükselirken: "Benle aynı hislere kapılmadığına, emin olabilirsin Shun-kun. Sınırların ötesindeki dünya ile ilgilenmiyorum, ben dünyanın kendisi ile de ilgilenmiyorum. Benim ilgilendiğim şey içindekiler... İnsanlar ve bilhassa çocuklar! En çok onların yaşanılabilir bir dünyayı hak ettiğine inanıyorum. Hatırlıyor musun? Bizler küçük birer çocukken, ailemiz savaşa gitti. Kiminin ailesi geri döndü kiminki ise..." duraksayan konuşmam, usulca tekrardan Shun ile buluşan bakışlarıma eşlik etti adeta. "Ben önce kendi toplumun sınırlarını kaldırmak istiyorum. Sonra yavaş yavaş tüm dünyanın. Benim derdim aslında sınırlarla bile değil, bu sınırları kendine dert etmiş insanlarla. Eğer onların elinden bu derdi söküp alırsam, binlerce insanın ölüp yittiği savaşlar tekrardan vuku bulmaz... Çocuklar tekrardan kapı eşiğinden ailelerini ölüme uğurlamak zorunda kalmaz." diye devam ettim konuşmama bir kez daha ara vermek için. Bakışlarım bir daha gökyüzündeki yıldızlara dönüp, Shun'u hiç sayarken: "Yani sınırın ötesinde belki nasıl bir dünya olduğunu bilmiyor olabilirim ama sınırların ötesinde, ufacık bir köyde bile sınırlarla kafayı bozmuş insanların olabileceğini biliyorum." diye son verdim konuşmama bu konuşmayı takip eden derin bir iç ile... Yıldızlar parıldarken gözümün önünde, ay bile sönük kalıyordu manzaramın sınırlarında ve bu görüntü çekebileceğim en derin iç çekişleri hak ediyordu.

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Posted: August 9th, 2019, 5:08 pm
by Ashikaga Shun
Sözcükler bir toz bulutuna dönüştü. Esen meltemin arasına karıştı. Hiç varolmamışçasına, rüzgara kapıldı ve yitip gitti. Yerini, bir sessizlik kapladı. Geceye yakışır bir sessizlik anı, karşımdaki shinobi ile aramdaki çatışmayı kutsadı. Burada bizden başka kimse yoktu, yine de yalnız değildik. Zihinlerimizin içinde bizlere fısıldayan yabancı ve kötü niyetli, iyi ve yardımsever; bilinmez ve gizemli kimseler tarafından uyarıldık. Yapma, dur, evet, hayır, teşekkürler, katılıyorum ve katılmıyorum! Hangisinin doğru söylediğine emin olmak güçtü, ama bir yerlerde seslerin çıkıyor olduğunu biliyorduk. Fakat Ryu'nun konuşmasına gerek yoktu. Söylediğim sözcüklerin formları dağılırken, onun yüzündeki ifadeden her şeyi kavramıştım bile. Bu, kazanabileceğim bir çatışma değildi. Ryu'nun zihninin içindeki sesler, onu kazanmama her zaman engel olacaktı. Onurlu bir insandı, takım kaptanım Gorou'nun pekala takdir edeceği bir shinobiydi. Ama o da, Gorou kadar salaktı.

Bu noktadan sonra çocuğu kazanmanın önemi de, hiçlik canavarı tarafından yutuldu. Aslında onu kurtardığımı, özgürleştirdiğimi düşünüyordum. Ondan daha çok, kendimi düşünüyordum eğer itiraf etmemi bu denli istiyorsanız. Yapacağım şeyler, kadir olacağım olaylar çıplak insan gözüyle anlaşılması çok güç olurdu. Rüştünü kanıtlamış bir shinobi olarak, Ryu, bunu kavrayabilirdi. Ama, hayır. O bana ayak bağı olurdu. O bunu istemezdi. Zaten hepimiz, kendi mantığımızın sesinin en cezbedici olduğunu söylemez miydik? Kendi hür iradesiyle bana bağlanmadıktan sonra, onu kandırmamın veya bir tekniğin büyüsüne kapılmasına ummanın da anlamı yoktu. Ryu bir zamanlar arkadaşım olmaya yakın, hayatta kalmayı bilen bir çocuktu. Hepsi bu. Benim için önemi bu kadardı, bu kadar olmalı ve olacaktı.

Ama ya, bu zamana kadar söylediklerim? Benim için bir tehlike teşkil ediyor muydu, söylediklerimin esrarını çözebilecek miydi? Peki ya bunu yapsaydı, beni durdurmaya çalışır mıydı? Bu soruların öneminin olmadığını hissettim. Ben, Ryu'yu terk etmeyecektim ki. Ben, Ashikaga Shun'u bir bütün yapan tüm hücreleri baştan inşaa edecektim. Hayatımda şuana dek önemi olmuş tüm insanları bir kenara bırakacak, ruhun özgürlüğü adına hepsini feda edecektim. Bu, büyük ve zorlu bir yolculuktu. Eğer bu yolculuğa çıkacaksam, zaten Ryu bana bir ayak bağı olmamalıydı. Yuna veya Hana'dan, Haku ve Giichi'den daha önemli miydi? Değildi. Ama hatırlayabildiğim, yüzünü ve ismini zihnime kazıyacak kadar önemsediğim bir çocuktu. Teklifimi kabul etmesini, yoldaşım olmayı kabul etmesini isterdim. Gerçekten neyi arzularsak alacak bir ikili olabilirdik. Oyunumuzu yeterince iyi oynarsak, önümüzde kim durabilirdi ki? Hangi ölümsüz el yada göz, hangi otorite bize durmamızı emredebilecekti ki? Kimse. Hayata, hayatlara hükmedebilirdik. Belki, kendi arzumu bir kenara bırakmayı ve Ryu'ya ideolojisini canlandırmada yardımcı olabilirdim?

'Hayır, bunu yapmazdın Shun. Sen, sen başka herhangi bir insan için asla karşılıksız bir şey yapmazsın. Bunu anladığını sanıyordum. Sence neden tüm o sıkıntıları yaşıyorsun? Çünkü bir süredir, seni oluşturan bütünlüğe ihanet ediyorsun! Evet, evet tam olarak bunu yapıyorsun. Ablana zamanında, en iyi shinobi olacağına söz vermiştin. Haku'ya, insanlığını yeneceğini ve adının herkes tarafından ezberleneceği yönünde iddiaya girmiştin. Kendine, dünyayı yeniden şekillendireceğine ve görülmemiş olana muktedir olacağını amaç edinmiştin. Peki ya sen şuan ne yapıyorsun? Bir kadınla birlikte yaşıyor, köyün seni nereye göndermeyi uygun görürse oraya gidiyorsun. Sana söylenilen evde yaşıyor, söylenilen yemeği yiyor ve arzuların sadece orada olmalarına izin verilirse suyun yüzeyine çıkıyor. Bu sen değilsin. Dünyanın en iyi kadınına sahip olsan bile... Dünyanın en iyi işine, en zengin sofrasına ve en özgün güçlerine sahip olsaydın bile... Sen, seni sen yapan değerlere sahip olduğun sürece amaçlarına ulaşacaksın. Artık bunu anlamanın vakti gelmedi mi?'

Derince bir nefes aldım. Çözüm bu muydu? Sorunun kaynağı yine ben olabilir miydim? Belki de, evet. Yola çıkış amacımdan gerçekten de sapmış olmam mümkündü. Yani... Yol boyunca daha iyi bir amaç, çizilmiş daha keskin bir viraj pekala olabilirdi. Ama ne olursa olsun, yaşadığım hayattan tatmin olmuyordum. Olamamıştım. Artık bunu kabullenmenin vakti gelmişti. İnkar, artık yeterli bir kaçış mekanizması değildi. Kaderim üzerinde söz söyleyen, çoktan çürümüş bir dokuyu kesip atması gereken kişi bendim. Sadece ben, yine ben ve tek başıma...

'Artık vazgeç, Shun. Olmak istediğin şey oldun. Şimdi, daha fazlasını kazanma vaktin geldi.'

Kendi içimdeki hesaplaşma, nihayet Ryu'nun söze girmesi ile kesildi. Daha çocuk ağzını bile açmadan saniyeler önce, aslında ne demek istediğini kavramıştım. Beni şaşırtmadı, ama rahatsız da etmedi. Pür dikkatli bir şekilde, sözcüklerinin yeri yerine oturmasını dinledim. Çocuk bana hitap ediyordu, ama sadece sesli olarak... Düşüncelerimi penetre etmesinini hiçbir yolu olmayan, etkisiz ve komik bulacağım sözlerin kulağıma ulaşmasına izin verdim. Ben ne çocukları önemseyecek bir adamdım, ne de toplumların kaderinin mimarı olmak istiyordum. Hatta daha çok... Toplulukların benim kaderim altında şekillenmesini daha doğru bulurdum. Keşke, Ryu bunu yapmak istediğini söylemiş olsaydı.

"Eh, bu saatten sonra benimle uzun bir yolculuğa çıkmanı teklif etmeme gerek yok sanırım." -Hafif bir kıkırtı ile sözcüklerimi böldüm.- "...tabii köyümüzün otoritesinden izin aldıktan sonra. Belki bir sapak bulur, hedeflerimize giden yolda bize rehberlik etmelerini rica ederdik. Başka kimsenin yapmadığını yapmazsak, nasıl hayali gerçeğe dönüştürebiliriz ki? Denenmedik olanı denemek, tek çözüm."

Yavaşça yerimden doğruldum. Kendimi daha iyi hissediyordum ve bunun Ryu ile bir ilgisi yoktu. Yada vardı, benden çok zıt uçlara sahip olması aslında ne istediğimi görmeme neden olmuştu. Eh, diye düşündüm. Çocukluğumda hayatımda bir yer edinmişti, Jirou'lardan Ryu, şimdi de hayatımın bir sonraki aşamasına tanıklık ediyordu. Onun tam olarak ne istediğimi kavrayamadığına emindim. Kelimenin tam anlamıyla değil, sadece hissederdi belki. Yerimden kalktıktan sonra, çocuğun omzuna doğru dostane bir şekilde vurdum. İnsanların güvenli alanıma girmesinden ne kadar nefret etsem de, bir daha göreceğimi ummadığım bir çocuğu en iyi bu şekilde uğurlayabilirdim.

"Değiştik değil mi, Ryu-kun? Bir zamanlar çocukken olduğumuz kaygısız tipler değiliz. Hayatta ki en büyük sorun, bir dersin geliş zili değil. Hatta ölümü kendisi bile değil. Beklediğini veremediğim için üzgünüm, ama buraya gelmiş olmandan memnunum. İyi bir arkadaşsın."

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Posted: August 17th, 2019, 4:39 am
by Jirou Ryu
İlk sözler, bir zehir gibi kanıma işleyip, beni tetikleyen bir algoritma oluştururken, devamında gelen sözlerse bir nevi beni yatıştıran panzehir oldu. Shun... Bir zamanlar sıkı bir dost olarak gördüğüm, şimdilerde ise sadece eski bir dost tabirini hak eden bu çocuk, bu geceye dair anılarıma misafir olmuştu. Eğer bir gün hatırlayacak kadar değer verirsem bu ana, Shun hep bu andaki haliyle aklıma gelecekti. Çocukken tanıdığım o Shun ise, çoktan karşımdaki bu Shun tarafından alt edilmiş, yok edilmiş ve muhtemelen bir daha geri dönmeyecek şekilde bir dehlize kitlenmişti. Hatırlanmaya değeri var mıydı? Belki; ama hatırlamaya değmesi için harcayacak bir çabam, hiç yoktu. Çocukluğum geri dönmek istediğim bir yaşantıyken, aynı zamanda hatırlamak hiç istemediğim zorluklarada ev sahipliği yapan bir ikilemden ibaretti ve bu ikileme bulaşmaya değer miydi Shun, bilemiyordum.

Derin bir nefes... Boğazımı yakacak kadar sert ve boş. Aynı bu gece ve bu gecede yaşananlar gibi. Unutmam ve göz ardı etmem gereken o kadar şey vardı ki, belki de kurulan ilişkilerin selameti için tüm bu yaşananları ve tüm bu hissettiklerimi unutmalıydım. Shun'a bir kez göz ucuyla baktım tüm ciddiyetim ile ve bu son kez oldu. Yavaşça yumuşayan bakışlarım, beraberinde bir tebessümü getirirken, bu aynı zamanda onun ikinci konuşmasına denk geldi... Kesinlikle artık, o küçük çocuklar değildi ve bir daha asla olamayacaktık.

Yavaşça adımları atan adımım, Shun'a doğru yaklaşırken: "Kesinlikle öyle... Artık o çocuklar değiliz ve asla olamayacağız. Anın değerini bilmek sanırım benim için imkansız; çünkü sürekli, gelecekte bir gün geçmişte yapmadığım şeyler için pişman olacağımı biliyorum. Hatta belki de bugün bile, gelecekte bir gün salt bir pişmanlık barındıracak benim için." Derin bir nefes daha aldım. Shun'a ulaşan adımlarım, onu usulca geçti ve sırtım sırtına baktı. "Sende umarım hep iyi bir dost olarak hayatımın bir köşesinde yer alırsın Shun... İnsanlar karar verir ve bu kararlar geri alınamaz. Ben bugün bir karar verdim ve belki de bir gün sende bir karar vereceksin. O zaman o kararın, arkasında duracağın bir karar olduğuna emin ol. Hep mesut ol Shun... Çocukluğumun çok nadir parçalarından birisin sen bugünlere ulaşan. Hep mesut ol..." Son sözlerim ona bir yankı olarak gidecek şekilde dökülürken ağzımdan, gecenin karanlığına sızmış bedenim, hep olmak istediği gölge gibi takip etti karanlığı.

Adımlarım ezberlemiş olmam gereken yollarda kayboldu, gece yıldızların olmadığı bir karanlığa evrildi. Bense... Bir hiçmiş gibi, sadece seyre düştüm tüm bu olanları boşluğun bir tanesinde.

Re: Uzun Günün Geceye Yolculuğu

Posted: August 19th, 2019, 6:13 pm
by Ashikaga Shun
Anıların değerini bilmek...

İyi demişti Ryu, anıların değerini bilmeliydik. Ama benim, üç beş yaşanmışlık adına harcayacak vaktim veya selametim yoktu. Herhangi birisiyle kurduğum bir ilişkinin önemi, tek mevsimlik bir unutmabeni çiçeğinin ömrüne sahipti. Her birimiz, baş rolünde yine kendimizin oynadığı bir sinema figüründen ibarettik. Kimisi romantik komedilerden, kimisi dramadan hoşlanırdı. Kimi hikayeler aksiyon doluydu, kimileri ise dehşetten başka bir şey sunmazdı size. Her bir filmin ortak noktası ise, yine bizim onları oynadığımız sürece hayatta kalabilmeleriydi. Aynı ilişkiler gibi. Anılar gibi...

'Anıların ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok. İnsanlar sadece belli bir noktaya çıkmakta kullanılan direklerden başka bir şey değil, Ryu.'

Bu gerçeği, ne kadar sesli dile getirmek istesem de, sessiz kaldım. Bu bilginin onun için önemini, yada en ufak bir değeri var mıydı, bilemezdim. Kendi yaşadığım şeyin, aslında doğamın neler üzerine kurulduğunun farkına varmasını istemedim. Sessiz kaldım, bırak dedim o çocuk konuşsun. Hayatta her zaman insanlara yaptığım şeyi, yine yapıyordum; onlara, konuşacakları bir şey verip köşeye çekiliyor ve acı çekmelerinden, çırpınmalarından ve bu haykırıştan bir bağ kurmalarına izin veriyordum. İnsanlarla arkadaş olmak bir hataydı, ben bir duygu hissedemezdim. Hissetmek için, fazla öteye geçmiştim bile. Hayır. Ben insanlara daha kötü bir şey yapar, onların bir şey hissetmesine izin verirdim. Ki bu, yapılabilecek en karanlık kötülüklerin başında gelmekteydi.

İnsanlara bir şey hissetmediğimi bana hatırlattığı için Ryu'ya minettardım. Yıllardır tanıdığım bir çocuğun verdiği en ufak olumsuz yanıt bile, onun gözümde ne denli önemsiz bir nokta olduğunu fark etmeme yol açmıştı. Ve eğer Ryu için bunları hissediyorsam... Her şey bittiği zaman, Yuna için de böyle hissedecektim. Haku için de... Tanıdığım ve bildiğim herkes, bir gün sönecek birer yıldızdan ibaretti. Bir gün önemleri bitecekti. Sayelerinde ulaştığım yer sabitlendiği, toprağın bir daha sarsılmayacağını hissettiğim zaman... Onları terk edecektim.

Çünkü sevmek veya değer vermek, anıları biriktirmek ve onlardan güç almak... Bir insana yakışan bir şeydi. Bana değil.

Çocuğun konuşması, beraberinde getiren bir vedaya işaret ediyordu. O aradığını bulamamıştı, bunu saklama gayesine bile girmemişti. Eskiden mutlu olduğu, onunla denk olduğunu düşündüğü bir zihni geri istiyordu. Ama... O zihin hiçbir zaman, hayalini kurduğu şekilde çalışmamıştı. Bir çalışma arkadaşına ihtiyaç duyduğu için, çevresindeki en yetenekli çocuğa yaklaşan bir örümcekten beterdi o. Ve şimdi... Kendi yolculuğuna yaverlik etmeyeceğini fark ettiği zaman, zihin kendini savunmaya geçmiş ve çocuğu kapı dışarı edivermişti.

'Belki o beklediğini bulamamıştı, ama ben doğru ilacı buldum. Bitmesi gerekiyor, devrin bitmesi ve çocukların ağlaması gerekiyor.'

"Sen de, Ryu-kun. Hangi kararın doğru olduğunu bekleyip göreceğiz, hah!"

Bir daha ne zaman görüşürdük? Belki de hiçbir zaman. Belki, bir katananın ucundan birbirimize bakardık. Belki, bir mezarlıkta karşılaşır ve eski bir dost gibi, ölümü karşılardık. Ama daha çok... Yüzü çoktan unutulup gidecekler listemin bir parçası haline gelmişti, Ryu. Dövüş stilinin bir parçası olarak, gölgeleri ve onun içinde barınmayı seven bir çocuk... Artık zihnimde de böyle bir köşeyi kendisine yer edinecekti.

'Artık çocuğu kullanamazsın ve ondan kurtuluyorsun, değil mi Shun? Sonunda, kendi yazgında yürüyorsun!'

Ryu'dan birkaç dakika sonra, vadiden aşağı doğru inerken... İç sesimin yanıldığını biliyordum. Yazgı diye bir şey yoktu. Kader, hayat çizgisi yada karma... Hayır, bunlar sadece kendimizi küçümsememizden gelen aciz birer düşünce sistemiydi. Bugünü var eden, bizlerdik. Herhangi bir kaderin, bir sistemin yada muhteşem bir mekanizmanın etkisi altında değildik. Sadece buradaydık ve bugünü, şu anı var ediyorduk. Ve ben... Ashikaga Shun, yeni bir varoluş boyutuna geçmeye hazırdım. Korkutucuydu, ama yapılması gerekiyordu.

Ölmem gerekiyordu, beni tanıyan herkesle birlikte gömülmem... Bunun nasıl olacağını söyleyemezdim, ama bir şekilde yok olmam gerekiyordu. Gerçek aşkın ölmesi, beraberinde gelen umutsuzluğun sırıtması gerekiyordu. Ne kadar değer verirsem vereyim... Asla kendimi zincirleyecek kadar ileri gidemezdim. Herhangi bir kadına bağlanmakla hata yapmıştım. Bir köyün onurunu korurken, yine hatalıydım. Ve sırt sırta dövüşecek bir shinobi için, yanlış tercihtim.

Ve bunun...
Bu gece gibi...
Bir ayın ölümü gibi...
Önümden geçip giden gibi...
Savaşın alıp götürdüğü masumiyet gibi...
...sona ermesi gerekiyor!



Image
-Konu sonu.