[Lejant] Ashikaga Shun

Burada karakterinizin diğerleriyle olan bağlarını açıklayabilir ve sosyal çevrenizi oluşturabilirsiniz.
Post Reply
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 85
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

[Lejant] Ashikaga Shun

Post by Ashikaga Shun » June 27th, 2019, 8:05 pm

Kısım I : Göremediğimiz Tüm Işıklar




Son zamanlarda hayatımda hiç sabit bir nokta yokmuş gibi hissediyorum. Sadece birkaç yıl içinde, beni ben yaptığını düşündüğüm en temel taşlarım bile sarsılmıştı. Bunun iyiye veya kötüye işaret olduğundan emin değildim. Her şey, benim yetişebileceğimden çok daha hızlı akıp geçiyordu. Ben ise, akıntıya izin veriyordum. Direnmiyor, onun beni alıp yutmasına izin veriyordum. Daha büyük bir su birikintisine, eninde veya sonunda ulaşacak olduğumu bilmek, beni daha da yükseltiyordu. Gözlerimi hafifçe kapatıyor, coşkumun benliğimin yüzeyinde belirmesine izin veriyordum. Geçmişte ki Shun kimdi? Veya artık ben kimim, ne olmalıyım ve ne yapmalıyım sorularına cevap verebileceğim bir konumda değildim. Her geçen gün, en eski anılarımdan birini daha yitirdiğimi hissediyordum. Bir noktada, yitirmeye yüz tutmuş bu anılarıma 'eski yaşantım' diye adlandırmaya başlamıştım. Eskiden ne yaşamış olursam olayım, kimle neredese olmuş olursam olayım... Tamamen değersizdi. Artık kullanabileceğim, limanına sığınabileceğim sabit bir nokta yoktu. Zamanın, mekanın ve pekala insanların geçip gideceğini; geriye sadece ben kalana kadar bu döngünün sonsuzluğa doğru yattığını en iyi ben biliyordum. Hep böyle olmuştu çünkü, hep böyle olsun diye dizayn edilmişti. Bilmiyorum, belki saçmalıyorum ama eski yaşantımın koca bir dehlizde yitip gitmesini istemiyordum. Elimde kalan bir avuç fotoğraf, hala gözümün önüne getirebileceğim bir miktar anı ile bir şeyler yapmam gerektiğine karar verdim. Evet, burası benim asla konuşamayacağım kimseler hakkında bir yer. Asla konuşmak istemeyeceklerim... Geriye baktığımda elimde kalan tek yer burası. Kendime ait en özel, en büyük yalnızlık kulemin büyük bir bölümünün, kendimden başka bir şeye ayrılmış olması ise ironikti.



Image
Ishigakure
Bir zamanlar evrendeki en büyük ve en güzel yerin Ishigakure olduğunu düşünüyordum. Sadece bir şeyler olsun diye, olacak diye, saatlerce blok blok yürürdüm. Geri kalan hiçbir şey umurumda olmadan, saatlerce ailem ile gezintiye çıkar ve ne canımız istiyorsa onu yapardık. İstediğim kadar öğle uykusuna yatabilir, diğer çocuklarla beraber gün ve geceler boyunca oyun oynayabilirdim. Çocukken ışık daha parlak, gölge daha karanlık görünürdü. Her şey daha korkutucu, aynı zamanda da bir o kadar heyecan vericiydi. Sonra bir şey oldu, bir gün aniden büyüdüm. Bu şehirde büyüdüm, bu şehirden büyüdüm. O kadar büyüdüm ki, artık Ishigakure'ye sığmamaya başladım. Çocukluğu geride bıraktığınızda içinizden bir şeylerin öldüğü söylenir. Benim için de, Ishigakure'ye tam olarak bu olmuştu! Sıradan bir kasaba olduğunu fark etmiştim, dünya üzerinde onlarcasından sadece birisi. Ne en büyüğü, ne de en farklısı... Belirgin sosyal sınıf farklılıklarına rağmen, hiç kimse birbirinden daha farklı değildi. İnsanlar sizi en kullanışlı olduğunuz şeklinizle görürdü. Bu kasabadan uzaklaşmam gerekiyordu. Büyüdüğüm, onu koruyabilmek(?) için askeri olduğum topraklar artık benim hapishanem haline gelmişti. Buradan uzaklaşmam gerekiyordu. Ne olmak istersem onu olmalıydım, nerede olmak istersem o yolda... Benim için çizilmiş spesifik figürleri oynamak, iç karartıcı bir tiyatroydu. Rolümü beğenmiyordum, kostüm üzerime yeterince iyi oturmuyordu.

Ve bir gün daha fazlası olmam gerektiğine karar vermiştim. Ishigakure içinde daha fazlası olmaya çabaladım. Yeterli gelmedi. Bunun için yeterince sabırlı değildim, yada sadece Ishigakure için bir şeyler ifade etmek tatmin etmedi. Boğazımın metal bir tasma ile sıkıştırıldığı hissi gün geçtikçe artıyordu. Gündüzler daha loş, akşamlar daha aydınlıktı artık. Dünya, Ishigakure'den çok daha büyüktü. Bunu öğrenmiştim ve bunu öğrendiğimden beri, artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. İçinde yaşayan insanlar da, mekanlar da... Bu döngü bir noktada kırıldı elbette. Bir gün bir göreve çıktım, her zamanki döngüde! Fakat bu sefer, geriye dönmedim. Kendim dahi planlamamıştım bu ayrılığı. En sevdiğim yağlı boya tablolarımı arkada bıraktım, bir aile, sevgili ve bir avuç insan ile birlikte. Kasabanın defalarca arşınladığım sokakları, son bir kez daha arşınlanamayacaktı artık. Ishigakure'nin gündüzü ve akşamı ile birlikte, kokusuyla birlikte uzakta kaldı. Bir daha asla geri dönmedim.



Image
Ashikaga Hanesi
Bir klan olmak için küçük, kendi çekirdeğini aşacak kadar da büyük bir aileydik. Belki bireyler olarak kendimize has meziyetlerimiz, Ishigakure ve ötesi için bir değerimiz vardıysa da; Ashikaga isminin büyük resme en ufak bir etkisi dahi yoktu. Elbette köyün derin kast sistemi içerisinde bir yerimiz vardı. Herhangi bir sıradanlığımız vardıysa da, Ashikaga'nın sahip olduğu para bunu tamamen nötrlüyordu. Ama tüm bunların ötesinde ise, bir hiç. Bunun en büyük sebebi, ailemin aslen bir Ishigakure klanı olmamasından kaynaklandığını düşündüm hep. Ailenin geçmişi tam olarak bilinemiyordu. Bunun sebebi çok gizemli ve güçlü bir arka plan hikayesi değil, aksine pek de önemli olmayan biraraya gelişti. Genel hatlarıyla göçebe bir ailenin, şu yada bu sebeplerle ortak bir noktada ikamet etmesiyle sonuçlanmıştı. Bu bizi zengin etmişti, ki kimi Ashikaga'lar için bu yeterliydi, ama beni hiçbir zaman tatmin etmemişti.

Ailem hakkında kalan pek de fazla bir anım yok aslında. Çocukken onları sevdiğimi biliyorum. Yani, en azından buna inanıyorum. Geldiğim noktada, anne ve babamı neredeyse hiç hatırlamıyorum. Artık onların yüzleri solmaya yüz tutmuş bir sis bulutu şeklinde, zihnim tarafından sindirilmiş ve darmadağın edilmişler. Sıradan insanlardı ve beni ellerinden geldikçe iyi yetiştirdikleri için onlara minnettarım. Sevgisiz yetiştirilmedim, ama asla kendimi vefakar bir insan olarak da konumlandıramadım. Fakat... Ablam ve kardeşim bir istisnaydı. Onların yüzü dağılmış duman bulutlarından değil, cilde kazınmış bir dövme kadar keskin ve canlıydı. Evimi terk edeli kimseden haber almamıştım. Bu durum beni çok üzmese de, bir kere daha anılarımı tazelemeyi isterdim. Evim benim kutsal mabedimdi, artık değeri sadece bu anı defteri için önemli.



Image
Watanabe Yuna
Hayatta herkesi, tam olarak nasıl konumlandırmam gerektiğini bildiğimi düşünürdüm eskiden. Gerçekte herkes, yerleştirilmeyi bekleyen bulmaca taşlarından başka bir şey değildi. Yuna ise, şuana kadar yerini uyduramadığım tek taş parçamdı. Bu benim için biraz utandırıcıydı ama, onun hakkında ne düşünmem gerektiğinden bugün dahi emin değilim. İnsanları düşünmek huyum değildir çünkü, bir şeyde kararsız olmak ise hiç! Ama tanıdığım en güçlü kadın, Ishigakure'nin kusursuz kunoichisi Yuna hakkında hala bir karar verebilmiş değilim. Aslında bakarsanız, buna birlikte bile karar verememiştik o dönemler. Asla ismi konulmamış, sesli bir şekilde zikredilmemiş bir ilişkiydi bu. Birlikte mutluyduk, aynı zamanda hüzünlü ve öfkeliydik. Bazen sadece birbirimize sahip olmaktan kızardım kendimce, duygularıma ve arzularıma ket vurmak; hiç kimse veya hiçbir şey için yapmayacağım bir istisnaydı. Ama aynı zamanda bu tutku, beni Yuna'ya daha fazla yaklaştırıyordu. İronik bir şekilde, tüm bunlar onun için de geçerliydi. Bazı zamanlar beni sevdiğine emindim, bazı zamanları ise nefret ettiğinden... İçten içe onun da bana kızdığından neredeyse emindim. İnişlerimiz ve çıkışlarımızın, bizi biz yaptığını düşündüm hep. Bizde onlardan çokça vardı. Watanabe'ler, benimkine kıyasla, hayatlarını tamamen shinobilik kavramı üzerine yoğurmuş bir aileydi. Yuna'da bunun en büyük temsilcilerinden, benim asla sahip olamayacağım kadar yüce motivasyonlarla hareket ederdi. Güne uyanış şeklimiz birbirinden daha zıt asla olamazdı. Ama bu, güne birlikte uyanmak için asla bir bahane olmamıştı. Tartışmalar elbet beraberinde gelirdi, bir noktada birbirimizin en büyük zaafı ve düşmanı olduğumuz gerçeğini kabullenerek burukça gülümserdik. Güzel günlerdi, eskiden.

Bir gün gideceğimi biliyorduk. Yuna, bunu benden daha iyi biliyordu sanırım. Bu aşktan veya duygudan daha derin bir istekti. Daha yüce bir motivasyon... Birbirimizi kaybetmekten hiç korkmadık, en azından ben korkmadığımı düşünüyorum. Bir şey olmaz diye düşünüyor, belki hata ediyor ve olmam gerektiğinden çok daha pervasız davranıyordum. "Olsun, bir noktada düzelir." İşler pekala planlanmadığı gibi gerçekleşecekti halbuki. Ben onun içindeki shinobiliği ve savaşçılığı asla kıramayacağım gibi, o da benim daha yüce bir şeye hizmet etme veya hizmet ettirtme tutkumu asla yenemeyecekti. Ben bir gün salakça bir şey yapacaktım, birbirimizi bir daha göremeyecektik. Öyle de oldu. Yuna ile son bir kere daha konuşmadan gitmek istemiyordum, ama gittim. Belki de mecbur değildim, ama fırsatım vardı. Motivasyonum, daha büyük bir şey hissetmeye duyduğum açlık bana engel oldu. Burada ki tüm suretler bir kenera, Yuna benim en değerli fotoğrafım. Onu bir kere daha bulmak ise, aynı anda en büyük hayalim ve... Korkum. Zaafımdan bu denli uzak olmak, aramızda ki mesafe beni özgürleştirdiğini inkar edemem. Ama beni ben yaptığını düşündüğüm en büyük parçamdan da bu kadar uzak olmak... Bilmiyorum. Hata yapıp yapmadığımı gelecek gösterecek.




Image
Ashikaga Hana
Hana. Buradaki tüm sıfatlardan daha farklı bir kadındı. Aynı soyisme sahip olmamızın, bununla ilgisi oldukça minimaldi doğrusu. Eğer onunla, kan yoluyla tanışmasaydım da, hayatımın bir parçası olacağına emin olacağım kadar yüce ve önemliydi. Güçlü ve kendinden emin, ama bir o kadar da sıradan bir insan kalıpları içinde sıkıştırılmıştı. Shinobi'lik hiçbir zaman Hana'nın ilgisini çekmemişti. Onun sert çelikten iradesi, shinobilik tarafından dövülemeyecek kadar sertti çünkü. Gerçek güç, asla shinobilikten gelemezdi, yada Hana böyle söylerdi en azından. Kendisine hepimizden daha farklı bir yol çizmiş, Ishigakure içinde ki soyluluk sıfatını en çok o üstlenmişti. Ailemizin yüzü, en güzel yüzüydü. Kıvrak zekası ve altında yatan şeytanlığı, herhangi bir aristokrasi oyunu için 'neredeyse' hafife kaçacak cinstendi. Acımasızlığı ve yer yer kendini gösterdiği vahşiliği ile, Hana kusursuz bir politikacıydı.

Ablamın acımasızlığını her zaman yaratıcı bulmuştum. Birbirimizin karanlığı, ötekiine ne kadar da güzel uyuyordu öyle. Aile ve kardeşler arasında çekişme olduğu söylenirdi hep, biz böyle bir şeyi hiç bilmemiştik. Benim ailem sadece Hana'dan ibaret olmasına rağmen hem de! Ishigakure adına gurur duyduğum tek insan, ablam ile oldukça uyumluyduk. Eğer uyumdan anladığınız, devamlı birbirimizin yoluna taş koymaktan hoşlanıyor olmamızsa tabii. Ama birbirimizden iftihar ederdik, her zaman en iyisi olmamız için ötekimizi ittiriverirdik. Bazen bu, kaya kadar sert olabilirdi elbet. Günün sonunda, o benim karanlığımı sembolize ediyordu. Ben ise onun hırslarını dizginleyebilecek kadar sağ duyulu kalabiliyordum. Ben sakin olan taraftım, sağduyulu olan. Her ne kadar ellerimi daha çok kirleten, pasaklı olan taraf bizzat bendeniz olmama rağmen! Hana ise, gerekli olanı yapardı: acı yada tatlı, renksiz ve karanlık...

Ailemiz hiçbir zaman Hana'yı anlayamadı. Arka planda, tüm aileyi manipule etse de, ailemizin politik yöneticisi olsa da... Ya ablama boyun eğiyorlar, ya da bir şey yapmayacak kadar aciz davranıyorlardı. Hana'da benim gibi daha fazlası olmayı istese de, aramızda ki temel fark, onun oturduğu tahtını çok fazla sevmesiydi. Herkesin onu görebileceği, ihtişamlı bir tahtta tek başına oturmayı severdi ablam. 'Oturduğum yerden kalkmadan senin olmak istediğin şeye daha erken ulaşacağım' derdi hep. Gülüşürdük. Aramızda ki tek rekabet buydu belki de. Evden son çıkışımdan beridir onu görmüyorum. Hangimizin haklı olduğunu asla öğrenememekten korkuyorum aslında. Ama bir şekilde arzularımızın insanları delip geçecek kadar keskin olması yüreğimi serinletiyor. Birimizden birisi büyük bir şeyler, iyi yada kötü fark etmez, başarırsa... Bunu duyacağımdan, herkesin duyacağından son derece eminim.



Image
Miyamato Gorou
Aslında Gorou burada var olmaması gereken bir karakter, bir fotoğraf. Her şeyden önce, o bir ölü. Ölümüne sebep olduğum bir Ishigakure takımının kaptanı. Kaptanıydı, daha doğru bir kullanım olur muhtemelen. Fakat ölen diğer iki Chuunin'i hatırlamıyorum. Sıradan insanlardı diye düşünüyorum, öldüklerine göre pek de iyi Chuunin'ler olmasa gerek. Fakat, ah, haksızlık etmemeliyim. Bugün geldiğim noktada Gorou'nun da pekala bir önemi var. Bunun en büyük sebebi, dünya üzerinde birbirine bu kadar zıt canlıların kaderin değişik güçleri sayesinde biraraya gelmiş olmasıydı. Benim başıma buyruk, kendi arzularının ardına sığınan ve bunlar tarafından motive edilen bir adam olduğum kadar; Gorou ise köyü ve onuruyla, otoriteye boyun eğişi ile yaşam buluyordu. Ona göre, hayat sadece siyah ve beyaz renklerinin bir araya geldiği kadar hayattı. Otoritenin, olmamıza izin verdikleri kadar insandık; izin vermedikleri kadar da shinobiydik. Disiplinden asla şaşmamamızı, bir değil bütün olmamızı öğütlerdi. Ne saçmalık ama, öyle değil mi!?

Her şeye rağmen, miniminacık bir ortak noktamız vardı: Inamura Nagi. Akademi daha küçük birer çocukken, ikimiz de Nagi-senpai tarafından bizzat eğitilmiştik. Nagi'den eğitim alan her shinobi gibi, ikimiz de hocamıza bir noktada hayrandık. Gorou bu konudan bir gram bahsetmese dahi, onunla aynı hisleri paylaştığımıza emindim. Fakat, ortak paydada buluşumuz sadece bununla sınırlıydı. O disiplinli, kurallara tamamiyle uyan bir kukla olmasıyla; Nagi'nin sahibi olabileceği en iyi öğrenciydi. Ben ise aralarında ki en yaratıcı olandım, en disiplinsiz ve en beklenmedik! Birbirimizden gece ve gündüz kadar uzaktık, ama Nagi bize güveniyordu ve belki de sürekli değişen takımlarım boyunca daima aynı kaptan tarafından, Gorou tarafından, yönetilmemi o sağlamıştı. Bilmiyorum, bu saatten sonra da bir önemi de yok gerçi.

Her şey sonuca vardığında, görecektik ki Nagi haksızdı. Gorou ölürken en ufak bir şey hissetmemiştim. Takımımın geri kalanları yiterkenki gibi, boş ve silik bir andı. Yasını tutmadım, kimse tutmadı. Çünkü shinobiler doğar, savaşır ve ölürler. Bunu bize Gorou öğretmişti. Yaşam döngüsünün doğal bir parçasıydı bu, ona göre, ve kimse birbirini doğanın akışı bir kere daha tekerrür ettiği için suçlamamalıydı. Ben onu, shinobiden daha fazlası olmak için feda ettiğim bir piyon olarak görüyordum. Bu defterde olmasının ise tek amacı, tam olarak bu söylediklerimin hiçbirisi değildi. Gorou benim, bir daha asla geriye dönmemem gerektiğinin bir nişanesiydi. Artık geriye dönemez, bir an için bile duramaz ve asla eski hayatıma sahip olamazdım. Gorou'yu işte tam olarak böyle hatırlıyordum, eski bir yadigar olarak. Bir çeşit, uyarı olarak.



Image
Inamura Nagi
Nagi-senpai. Bir Ishigakure jounininden daha fazlasıydı. Benim için öyleydi, sadece siyah ve beyaz insanların olduğu shinobilik dünyasında ki bambaşka bir renkti. Orta yaşlarda olmasına rağmen oldukça güzel bir kadın, daha da ötesinde sıradışı bir insandı. Yer yer deli dolu, ama çoğu zaman su gibi akıcı bir dengesi vardı. Öğrendiğim pek çok şeyi ondan değil, onu taklit ederek öğrenmiştim. Bana hiçbir zaman bir şeyleri öğretme konusunda iyi olmadı. Ve açık konuşalım, ben de ondan bir şey öğrenme konusunda pek başarılı değildim sanırım! Nagi'nin iyi bir öğrencisi olamadım, ama bir noktada onun arkadaşıydım. Benim hayata nasıl baktığıma, nasıl bir insan olmak istediğime her zaman çok ilgi gösterirdi. Kendisinden rütben ve yaş olarak daha geride olmamı hiçbir zaman aldırış etmezdi. İdolümdü. Bir noktaya kadar... Dünyada Nagi'den daha etkileyici insanların varlığını keşfetmey başlayınca, aramızda ki ilişki gittikçe daha da yozlaşıyordu. Bir noktada Nagi'yi taklit etmeyi bırakıp, bugün olduğum personayı yaratmaya daha çok odaklandım. Uzaklaştım, o da buna izin verdi. Onun onlarca shinobisinden sadece birisiydim, tek arkadaşı olmaya yakın olan ben olsam da...

Onu asla köy içinde aktif bir görevde görmemiş veya herhangi birinden bu konuda bir şeyler duymamıştım. Ishigakure küçük bir yerdi, bu basit olaydan dolayı bile onlarca farklı teori üretebilecek kadar küçük! Hiçbir zaman, kendi isteğiyle çıkarılmadığı bir izinde olduğu söylentisini Nagi'nin yüzüne sorabilecek kadar cesur olmadım. Onun beni etkilediğiden çok, benim onu etkilediğini düşünür olmama rağmen. Göründüğünden çok daha derin bir kadındı ve basit bir shinobi olamayacak kadar özeldi. Sistemi, Shinobi'liği ve özellikle de Ishigakure'yi ateşli bir dille eleştirildiği; hatta bu yüzden dışlandığını (ve dahası atıldığını) söylerlerdi hep. Gerçeği hiçbir zaman öğrenemedim. Gerçeği öğrenebilecek kadar ona yaklaşamadım. Bir noktada beni, kendisinden uzaklaştırdığına eminim. Kim bilir, belki bir gün onu ikna etmeyi başarırım?



Image
Hatoyama Haku
Mutlu ve dolu geçirdiğim çocukluğumdan aklımda kalan tek isim Haru'ydu. Gümüş beyazı saçları ve kan kırmızı gözleri ile, pekala en yakın arkadaş olmamız önceden yazılmış bir oyunun parçası olmalıydı. Bir noktada ayrılmaz bir ikili olmuş olmalıydık. Yoksa bu kadar net bir şekilde onu anımsayamıyor olmam gerekirdi. Uzaklardan bir yerlerden, ama tam olarak nereden olduğunu kestiremediğim bir noktadan gelmişti. Yabancıydı, farklıydı. Bir noktada dışlanan bir çocukluğa sahip olabilirdi, neyse ki onun için hep oradaydım. Onun da aynı şekilde benimle birlikte olacağı gibi. Saatlerce konuştuk ve gülüştük. O beni, bir antrenman sahasının gerisinden izledi durdu. Ben ise onu, çalıştığı portrenin ucundan bakarak takip ettim. Haku benim ona anlattığım öyküleri, kendi ruhunun (sanatının) bir parçası haline getirdi. Ben ise, gerçekten sahip olabildiğim(?) tek arkadaşlığın keyfini çıkardım. Eğer bugün, sanattan ve görkemden bu kadar keyif alıyorsam... Bir insana sahip olmanın ve bir insanın 'olmanın' ne demek olduğunu biliyorsam, bunu Haku'ya borçluydum.

Gel gelelim, hayat bizi farklı noktalara götürdü. Yakın arkadaşlığın doyurucu kahkahaları bir noktada yavan geldi. Daha farklı bir heyecan istedim, içimdeki insanlığı öldürmenin yolunun shinobilikten geçtiğine kanaat getirdim. Haku bir zanaatkar ailesinden geliyordu ve onun kendi savaşı, duygularıyla ve sanatıyla olan bir içsel hesaplaşmaydı. Kan dökmek, ne kendisi ne de düşmanları için kaldıramayacağı bir yoldu. Çocukluğunun tamamını birlikte geçirmiş olan herkes gibi, biz de bir noktada birbirimizden koptuk. Kimi zaman geldi, çocukluk arkadaşımın yaptığı sanatı, onun bizzat kendisinden bile daha çok sevdiğim zamanlar geldi. Bu yeni durum bizi kopartmadı, ama sağlamlaştırmadı da. Birbirimizi bunaltmadık, ama herhangi bir insanın yakın arkadaş diyeceği bir ilişkimiz de bir daha olmadı. Arada sırada, gittiğimiz ve gördüğümüz yerlerden; yaptığımız şeylerden ufak hediyelerimiz oldu birbirimize. Eski günlerin anısına, bir geleneğimiz oldu. Bİr gece de her şey değişti elbet ama, tüm bunlar, Haku'nun Ishigakure'de ki en önemli insan olduğu gerçeğini değiştirmedi ki! Değiştiremezdi. Daha sonraları ise, onun benim için olan önemi Ishigakure'yi aştı. Haku'nun atölyeleri, benim ikinci evimdi. Ne kadar uzaklaşırsam uzaklaşayım, ne kadar yolumdan şaşarsam şaşayım... Yıllar sonra bile, ne zaman istersem, bu çocuğun yanına sığınabileceğimi biliyor olmak beni hep rahatlatmıştı. Zaman, bizim için sadece eski bir öcüden ibaretti, dahası değil!



Image
Ashikaga Giichi
Giichi komik bir çocuk. Tam olarak ne ablasına, ne de bana benzeyen küçük kardeşim; herhangi birimize benzemek için fazla yufka yürekliydi. Neşeli ve cömert bir çocuktu. Hayatta ne yapıyor olursa olsun, sadece bizi memnun etmek için bunu yapardı. Ablasıyla benim, abi ve ablasının gözüne girebilmek için kendisini türlü aptal durumlara sokar; ardından da mağrur bir poz keserdi. Hiçbir zaman bu huyunu anlayamadım. Kimi zamanlar Giichi'yi kapımızın önüne bırakıldığını düşündüm. Bize benzemiyordu, her bir hareketi bambaşka bir motivasyonla yerine getiriliyormuş gibiydi. Ama bunlara rağmen, onun en büyük idolleri Hana ve bendim. Sadece benim gibi olabilmek için o da shinobi olmaya karar verdi, bir yandan da Hana'nın gözüne girebilmek için neredeyse tüm aristokrasi klişelerini birbiri ardına gerçekleştirmeye çalışıyordu: kusursuz konuşuyor, sayısız enstruman çalabiliyor ve misafirlerini&misafirliklerini inanılmaz bir şıklıkla yerine getiriyordu. Bunu hiçbir zaman kabul edemeyeceği için ona söylemedik ama, tüm bunlar ne benim ne de Hana'nın zerre umurunda değildi. Belki bir noktada ona sempati duyuyorduk, ama biz bir şeyleri sevmeye çok odaklanmış insanlar değildik ki! Sevgi bizden esirgenmiş bir histi, eksikliğini aramıyorduk. Onun kalbini kırmaya çalışmasak da, asla onun bizi hayal ettiği şeklinde insanlar olamadık. O ise bizim izimizi takip etmeyi sürdürdü. Aslında bu da ilginç bir konuya bağlanıyor. Şuan Giichi napıyor olabilir sorusu, yer yer aklım takılıp durur. Öldüğümü mü düşünüyor? Eğer Hana'dan bir gram bir şeyler kapmışsa, ölmediğimi ve bir kaçak olduğunu adı gibi bilirdi. Peki bunu biliyorsa, Giichi napıyor olabilir? Mesela... Ablası yada benim gibi, illegal işlere pekala girmekten çekinmeyecek miydi yani? İzimizi ta oralara kadar izleyecek miydi? İleride nasıl bir insan olacağını merak ediyorum, hepsi bu.
Image
Künye

İsim: Ashikaga Shun
Yaş: 20
Cinsiyet: Erkek
Element: Fuuton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 1.000
Ün: 10
GP: 0
PP: 3



Motivasyon
Egosantrizm: Shun, hayatı tamamen tek kişilik yaşayan bir insandı. Bu hayatı, sadece kendisinin oynaması için oluşturulmuş bir oyun bahçesi olarak görüyordu. Tek gerçek insan oydu, her zaman oydu ve her zaman o olacaktı. Kendi arzularının peşinde koşmak, onun yaşama amacı haline gelmişti. Arzuladığı şeyleri söküp almak için güne uyanır, ertesi gün yine bu bilinçle uyanabilmek için uykuya dalardı. Değişken ruh hali ve sofistike zevkleri, o an için ne arzuladığını belirlerdi. Ama buradaki odak, Shun'un ne arzuladığı değil, arzuladığı şeyi elde etmek için gittiği yoldu. Bu yolda yürürken acı çekmek, hayal kırıklığına uğramak veya yolun sonunda coşkun bir mutluluğa kavuşmak... Yolun tümünden mutlu olan bir insandı Shun, yolu bitirebildiği ve arzusunu söküp alabildiği senaryolarda tabii. Geri kalan hiçbir şey veya hiçkimse önemli olmazdı. Düşündüğünü yapmalıydı, çünkü o tek ve özeldi. Ne olursa olsun, ne feda edilmesi gerekiyorsa edilsin. Her şeyin ve herkesin üstünde olmak, yaşama bilinciydi.

Galaksi Rehberi: Hangi yolu, nasıl yürümesi gerektiğine bu sayede karar verebilmişti Shun. Sofistik ve sanatsal zevkleri vardı bizimkinin, daha önce hiç görmediği bir yücelik karşısında erirdi. Yüce ve zengin şeylere sahip olmak, sanat eserlerinin doğumuna şahit olmak, kimsede ait olmayana sahip olmak gibi nice tutkuya sahipti. Fakat bunu asla ve asla, aynı yerde bağlı kalarak yapamazdı. Yepyeni şeyler görmeli ve her gördüğü muhteşem şeyi kendisine katmalı ve sahip olmalıydı. Bunu yapabilmek için yürürdü Shun, bir şeyler öğrenmek ve bunları kazanabilmek için. Kimsenin görmediğini görebilmek ve kimsenin sahibi olamadığı güzelliklere sahip olabilmek için. Zevkleri konusunda çok seçiciydi, paylaşmaktan da pek hoşlanmazdı Shun. Ama her zaman, ama her zaman onları göstermekten ve sahip olduğunun bilinmesinden hoşlanırdı. Onun galaksi rehberi de buydu işte, yüceliği söküp almak ve kendisine katmak!



Komplikasyon
Güvenli Alan; Varlık: Shun, kitleler arasında ki en dikkat çekici insan olması gerektiğini düşünür. Çünkü diğer insanlardan daha 'farklı' ve pekala daha özeldir. Shun'un güvenli alanı, en çok ilgi duyulanın, sözü dinlenilen ve akılda kalan insanın kendisi olduğu ortamlardı. Fakat normal insanlar gibi, aynı güvenli alanda yaşayabilen bir insan değildi o. Sürekli yoluna devam eden bir missing-nin olarak, ne yaparsa ve nereye giderse gitsin; kendi güvenli alanını da beraberinde getiren bir adamdı. En çok ilgi toplayanın (en etkileyicinin) Shun olmadığı, sözleri verenin ve tutanın o olmadığı her an, bu psikolojik ve toplumsal üstünlüğü geri almak için hemen hemen her şeyi yapabilir.



Özellikler
Ciğer Yarası: Karakter her ne kadar karaciğerindeki yaralanmayı iyileştirmişse de, tedavi sonrası rehabilitasyon süreci içerisinde kondisyon bakımından olumsuz etkilerle karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle karakter, eşit özellikteki kişilere nazaran daha çabuk yorulmakta ve yorgunluğu arttıkça direnci de düşmektedir. Karakterin aksiyonları rehabilitasyon sürecine doğrudan etki etmektedir. Tüm bu durum karakterin rutin hayatında herhangi bir engel oluşturmamaktadır.



Profil

Stat Listesi
Güç: 3
Çeviklik: 5
Kondisyon: 3
Potansiyel: 3
Varlık: 11
Zeka: 9

Beceri Listesi
Atletizm: 1
Akrobasi: 1
El Hassasiyeti: 1
Saklanma: 1
Form: 1
Ninshuu: 1
Aldatma: 1 {Favori}
Empati: 1
Sosyalleşme: 1
Tıp: 1
Farkındalık: 1
İzcilik: 1



Teknikler

Taijutsu
Shigure: C Rank

Genjutsu
Rakumei no Jutsu
Shibou no Jutsu
Magen: Bunshin
Teishi no Jutsu
Raigen

Ninjutsu
Shunshin



Ekipmanlar/Eşyalar
Yuna no Katana
2 Sentetik Misina, 5mt (Normal Kalite)
1 Patlayıcı Parşömen (Normal Kalite)
4 Sis Bombası (Normal Kalite)
3 Kunai (Normal Kalite)
3 Shuriken (Normal Kalite)
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 85
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: [Lejant] Ashikaga Shun

Post by Ashikaga Shun » September 27th, 2019, 1:26 am

Kısım I : Göremediğimiz Tüm Işıklar - İlk Bölümden Karakter Hikayeleri




ImageImage



Yuna ve Gorou'nun Orijin Öyküsü
火炎 : Solgun Ateş








ImageImage



Haku ve Azumi'nin Orijin Öyküsü
物語 : Ölü Kuş Hikayeleri








ImageImage



Gorou'nun Sonu ve Bilinmeyenin Orijin Öyküsü
他界 : Kıyamet Günü Saati








Image



Birinci Kısmın Finali, Her Şeyin Başlangıcı
Kütüphane: Kısım I
Image
Künye

İsim: Ashikaga Shun
Yaş: 20
Cinsiyet: Erkek
Element: Fuuton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 1.000
Ün: 10
GP: 0
PP: 3



Motivasyon
Egosantrizm: Shun, hayatı tamamen tek kişilik yaşayan bir insandı. Bu hayatı, sadece kendisinin oynaması için oluşturulmuş bir oyun bahçesi olarak görüyordu. Tek gerçek insan oydu, her zaman oydu ve her zaman o olacaktı. Kendi arzularının peşinde koşmak, onun yaşama amacı haline gelmişti. Arzuladığı şeyleri söküp almak için güne uyanır, ertesi gün yine bu bilinçle uyanabilmek için uykuya dalardı. Değişken ruh hali ve sofistike zevkleri, o an için ne arzuladığını belirlerdi. Ama buradaki odak, Shun'un ne arzuladığı değil, arzuladığı şeyi elde etmek için gittiği yoldu. Bu yolda yürürken acı çekmek, hayal kırıklığına uğramak veya yolun sonunda coşkun bir mutluluğa kavuşmak... Yolun tümünden mutlu olan bir insandı Shun, yolu bitirebildiği ve arzusunu söküp alabildiği senaryolarda tabii. Geri kalan hiçbir şey veya hiçkimse önemli olmazdı. Düşündüğünü yapmalıydı, çünkü o tek ve özeldi. Ne olursa olsun, ne feda edilmesi gerekiyorsa edilsin. Her şeyin ve herkesin üstünde olmak, yaşama bilinciydi.

Galaksi Rehberi: Hangi yolu, nasıl yürümesi gerektiğine bu sayede karar verebilmişti Shun. Sofistik ve sanatsal zevkleri vardı bizimkinin, daha önce hiç görmediği bir yücelik karşısında erirdi. Yüce ve zengin şeylere sahip olmak, sanat eserlerinin doğumuna şahit olmak, kimsede ait olmayana sahip olmak gibi nice tutkuya sahipti. Fakat bunu asla ve asla, aynı yerde bağlı kalarak yapamazdı. Yepyeni şeyler görmeli ve her gördüğü muhteşem şeyi kendisine katmalı ve sahip olmalıydı. Bunu yapabilmek için yürürdü Shun, bir şeyler öğrenmek ve bunları kazanabilmek için. Kimsenin görmediğini görebilmek ve kimsenin sahibi olamadığı güzelliklere sahip olabilmek için. Zevkleri konusunda çok seçiciydi, paylaşmaktan da pek hoşlanmazdı Shun. Ama her zaman, ama her zaman onları göstermekten ve sahip olduğunun bilinmesinden hoşlanırdı. Onun galaksi rehberi de buydu işte, yüceliği söküp almak ve kendisine katmak!



Komplikasyon
Güvenli Alan; Varlık: Shun, kitleler arasında ki en dikkat çekici insan olması gerektiğini düşünür. Çünkü diğer insanlardan daha 'farklı' ve pekala daha özeldir. Shun'un güvenli alanı, en çok ilgi duyulanın, sözü dinlenilen ve akılda kalan insanın kendisi olduğu ortamlardı. Fakat normal insanlar gibi, aynı güvenli alanda yaşayabilen bir insan değildi o. Sürekli yoluna devam eden bir missing-nin olarak, ne yaparsa ve nereye giderse gitsin; kendi güvenli alanını da beraberinde getiren bir adamdı. En çok ilgi toplayanın (en etkileyicinin) Shun olmadığı, sözleri verenin ve tutanın o olmadığı her an, bu psikolojik ve toplumsal üstünlüğü geri almak için hemen hemen her şeyi yapabilir.



Özellikler
Ciğer Yarası: Karakter her ne kadar karaciğerindeki yaralanmayı iyileştirmişse de, tedavi sonrası rehabilitasyon süreci içerisinde kondisyon bakımından olumsuz etkilerle karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle karakter, eşit özellikteki kişilere nazaran daha çabuk yorulmakta ve yorgunluğu arttıkça direnci de düşmektedir. Karakterin aksiyonları rehabilitasyon sürecine doğrudan etki etmektedir. Tüm bu durum karakterin rutin hayatında herhangi bir engel oluşturmamaktadır.



Profil

Stat Listesi
Güç: 3
Çeviklik: 5
Kondisyon: 3
Potansiyel: 3
Varlık: 11
Zeka: 9

Beceri Listesi
Atletizm: 1
Akrobasi: 1
El Hassasiyeti: 1
Saklanma: 1
Form: 1
Ninshuu: 1
Aldatma: 1 {Favori}
Empati: 1
Sosyalleşme: 1
Tıp: 1
Farkındalık: 1
İzcilik: 1



Teknikler

Taijutsu
Shigure: C Rank

Genjutsu
Rakumei no Jutsu
Shibou no Jutsu
Magen: Bunshin
Teishi no Jutsu
Raigen

Ninjutsu
Shunshin



Ekipmanlar/Eşyalar
Yuna no Katana
2 Sentetik Misina, 5mt (Normal Kalite)
1 Patlayıcı Parşömen (Normal Kalite)
4 Sis Bombası (Normal Kalite)
3 Kunai (Normal Kalite)
3 Shuriken (Normal Kalite)
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 85
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: [Lejant] Ashikaga Shun

Post by Ashikaga Shun » September 27th, 2019, 1:28 am

Kısım II : Bir Yaz Gecesi Rüyası




Kendimi akıntıya kaptırdım. Zaman, mekan ve insanların önümden akıp gitmesine şahit ettim. Onlar yerlerinde sabit kalırken, ben yolculuğuma devam ettim. Hayatımın bir başka evresine girdiğime inanmama yetecek kadar çok şey değişmişti. Hiçbir şeyin yerinde sabit kalamayacağını öğrenecek kadar çok gezmiştim. İnsanlar kazanmış ve kaybetmiş, doğduğu köylerinde ölen insanların asla şahit olamayacakları şeylere tek başıma şahitlik etmiştim. Yada, ediyordum. Hikayemin bu kısmının sınırlarına bırakın ulaşmayı, herhangi bir sınırın olmadığı dünyanın kapılarını aralamıştım. Bir gün önce öğrendiklerim, ertesi günüme fayda etmeyecek kadar geniş bir boyutta savaş veriyordum. Sıkıcı olmaktan çok uzak, insan zihninin kavrayışının ötesinde bir varoluştu burası. Tek sığınak noktam, vahşi doğanın kendi içindeki adalet terazisinden bir başkası değildi: sadece en güçlüler hayatta kalır!

Artık bir kaçaktım. Devamlı yolda ve tetikteydim. Geride sevgililer, kardeşler ve arkadaşlar bırakmıştım. Kaybettiğim şeyleri unuttuğumu asla söyleyemem. Fakat onları geri almaya çalışmadım. Asla. Kaybettiğim şeyleri her gün kendime bir kere daha hatırlatıyorum. Çünkü her bir günümün, her bir saniyemin buna değmesini istiyorum. Delicesine...

Artık bir evim ve bir sabit noktam yok. Ayaklarım beni nereye götürürse, oradayım. Hangi fısıltıyı, hangi hazineyi ele geçirmek istiyorsam oraya doğru hareket ediyorum. Duyduğum derin tutku ne ile söndürülebilirse, onu ele geçirmeye çalışıyorum. Beni bağlayan kurallardan, yapmamı gerektiren sorumluluklardan ve bir otoriteden uzaktayım. Tek otoritem, kendi zihnim ve dünyaya bakış açımın genişliği. Peki ya insanlar? Kimi zaman onlardan da, onların bağlarından da uzakta oluyorum. Bazı nadir zamanlarla, onlara rast geliyorum tabii. Bu, sıradan olmaktan fevkalade derecede uzak, insanlarla tanışıyor, öldürüyor, sevişiyor ve kimi zaman birlikte çalışıyorum. Katiller, dolandırıcılar, fahişeler, dilenciler...

Yaşadığım yeni hayatı gittikçe daha çok benimsemeye başlıyorum. Ölümün soluğunun ensemde olmasına alıştım. Asla normal insanlarla tanışmamak, asla suretimden zayıflık vermemem gerektirdiği... Bu arazinin kuralları gündelik yaşantımın yeni parçalarıydı. Öyle ki, sanki tüm hayatımı kaçak geçirmişim gibi hissediyordum. Tüm bu yaşam döngüsü, en başından beri sahip olduğum -sahip olmam gereken- nitelikler olduğunu yeni yeni fark ediyordum.

Yeni bir hayata, tam anlamıyla, şuan başlıyordum. Her gün, bir kere daha, en baştan!



Image
Sınırdışı Diyarlar
Sınırların olmadığı bir dünya... Ne jeopolitik sınırlar ile kısıtlanmış, ne de kanunlar ile sakatlanmış topraklardı burası. Büyük ülkelerin arka bahçesi, asla bakmak istemedikleri bir mezarlıktı. Eğer görmek istiyorsanız, Sınırdışı Diyarlar hemen hemen her yer olabilirdi. Sarp kayalıklardan tutun da engin denizlere kadar, aklınıza gelebilecek her türlü güzelliği ve dehşeti içinde barındırırdı. Habitatından ötürü, vahşi doğayı iliklerinize kadar hissedebilirdiniz. Bunu kötü yada iyi, aydınlık yada karanlık, tatlı yada acı bulmak size kalmıştı. Bir avcının, avını öldürmesini acımasız bulabilirdiniz pekala. Yada doğanın döngüsünü kabul eder, hayatta neredeyse tüm erdemlerin bakış açısına göre şekil değiştirebildiğini fark ederdiniz. Şuan gezindiğim diyarlar, sizin en çok korktuğunuz şeyin şekline bürünmesiyle meşhurdu. Sizi daha çok siz yapardı. Yada bunu kaldıramaz, yitip giderdiniz. Sınırdan içeriye adım atarken kabul ettiğim, hepimizin kabul ettiği, sözsüz bir anlaşmaydı bu. Bir adım sonrası özgürlüğe çıkıyordu, aynı zamanda hiç kuşkusuz ölümüne... Neredeyse hepimiz, uzun yaşamayı bırakmıştık bile. Sadece kaçınılmaz olan ölümümüzü, zavallı bir biçimde uzatmaya çalışıyorduk, hepsi bu! Kimse şikayetçi değildi, atılan her kalp atışı bir öncekinden daha özgürdü.

Geçirdiğim onca süreden sonra bile, gezdiğim diyarların boyutunu kavrayabilmekten; bırakın kavramayı, hissedebilmekten dahi çok uzaktım. Ölüme ve yaşama, kaosa ve düzene kafayı takmayı çoktan bırakmıştım. Burada her gün birileri ölür, öldürülür, öldürür. Burada her gün acımasızca bir şeyler yapılır, kanunsuz işler döner ve güneş yeniden doğudan doğar. Burada doğan da, buraya gelen de... Kimsenin aldırış ettiği yoktu. Sınırları, bu sonsuz gibi görünen diyarın bile, aşmayı çalışan ise daha da azdı. Dediğim gibi, tüm bu kaosun içinde düzen görmeye çalışmaktan çoktan pes etmiştim. Onun yerine, bir sonraki gün ne gibi bir şey göreceğimi tahmin etmeye çalışmanın daha motive edici olduğunu keşfetmiştim. 'Daha imkansız ne görebilirdim ki?' 'Hadi ama, bundan daha büyük ne olabilir ki?' Elbette, her zaman daha fazlası vardı. Her zaman isteyebileceğim, öğrenebileceğim, sahibi olabileceğim ve hükmedebileceğim bir şey; daima orada bir yerlerde, keşfedilmeyi ve kazanılmayı bekliyordu. Ne kadar uçuk, ne kadar imkansız olduğu sadece zihnimizin sınırları içinde kapana kısılmıştı. Sen ne kadar ileri gitmeyi, ne kadar aklını sonsuza açmayı becerirsen o kadar kazanıyordun. Kıyak!

Birkaç yıldır bu topraklarda arşınlıyorum. Onca dolu dolu yaşanmışlığa rağmen, hiçbir şey görmediğimden eminim. Bu diyarın herhangi bir köşesini mesken edinmedim. Sürekli dolaştım ve hareket halinde oldum. Kimi zaman iç savaşlardan kavrulan ve artık adı, sınırdışı diyarlar ile anılan Yağmur Ülkesi'ne uğradığım da oldu; ötesine, çöllere ve denizleri içime çektiğim anlar da. Bu yol boyunca pek çok insanla tanıştım, pek çok hikaye dinledim ve hikaye yazdım. Sadece fısıltılarda anlatılacak bu hikayelere yönlendim, sadece mırıltılarda anlatılacak bir ismim ve hikayem oldu. Her şeye rağmen, yeni başladığımı biliyorum. Ama size, ne yapacağımı veya ne yapmak istediğimi söyleyemem. Hayatımı sadece yirmi dört saatim üzerine kurguluyorum. Daha ötesini söylemem, şuan için mümkün değil. Daha büyük bir amaca hizmet edecek miyim, yoksa daha büyük bir amacı kendime hizmet ettirtebilecek miyim? Bunu zaman gösterecekti. Ama siz romanın sonunu okuyan insanlara benziyorsunuz, size ipucu: muhtemelen ikinci söylediğim şey olacak!



Image
Gezgin Basilisk Hanı
Hayatımda bir yerinin olduğunu düşündüğüm, sayılı mekanlardan birisi daha: Gezgin Basilisk Hanı! Üç katlı, Japon mimarisi ile dekore edilmiş sıradan bir binaydı burası. Giriş kapısını, üzerindeki kocaman yeşil bir yılan gözü süslerdi. Bu amblemin üzerinde ise, çoktan eskimiş tahta bir tabelanın üzerinde hanın ismi yazardı. Görkemli sembolü geçtikten sonra, son derece sıradan (hatta nispeten eski püskü) bir lobi sizi karşılardı. Lobi, sağa doğru kıvrılan merdivenler ve sol tarafa doğru geçip giden bir kapıyla ikiye ayrılmış gibi dururdu. Her zaman uyuklayan bir görevlisi ise, yedi yirmidört hizmet vermek için oradaydı. Konaklamak ister misiniz efendim, aç mısınız efendim, sadece alkol mü arıyorsunuz efendim... Sağ taraftan hanın odalarında konaklayabilir, isterseniz de sol taraftan hanın barına doğru yol alabilirdiniz. Hepsi bir ücret karşılığında tabii! Yani size demem o ki, yolculuğunuz boyunca karşılaşabileceğiniz en sıradan hanlardan bir tanesiydi. Ne en zengini, ne en fakiri, ne en farklısı... Bir önceki gördüğünüz handan, bir sonraki göreceğinizden en ufak farkı yoktu. Yani, ufak bir detay dışında...

Kabul ediyorum, burası gerçekten de bir han. Hiç fena olmayan yemekleri, içkileri ve fahişeleri var. Ama hayır, tüm bunların ötesinde, Gezgin Basilisk Hanı bir paravan. Birkaç suçlunun ismini bildiği, birbiriyle iletişime geçebildiği ve sesli bir şekilde dile getirildiğinde, sonsuza kadar zindanda yatmana neden olacak şeyler yapmayı planladıkları yerin ta kendisi! Burayı öyle yüksek profilli bir suç merkezi olarak düşünmenizi istemem. Sakamoto Megumi isimli bir kadının kurduğu, genellikle suçluların takılmayı sevdiği cinsten bir han burası. İçinde, normale göre bir kademe daha fazla karanlık iş yapılıyor olması hiçbirimizin suçu değil ki? Hem sıradanlığı, fahişelerinin ve alkollerinin kalitesi, müşterilerinin geniş yelpazeden insanları içermesiyle burası; fazla meraklı gözlerden, kafa avcılarından ve başbelası Anbu'lardan saklanmış bir bölge. Yada biz, öyle olduğunu sanmayı seviyoruz diyebilirim. Bu diyarlarda, kimin kim olduğunu 'gerçekten' bilmemizin bir yolu yoktu. Tek yapabileceğimiz, büyük kalabalıkların arasına saklanmaktı. Kalabalık bir kitlesi olan han ise, bu iş için bulabildiğim en iyi mekandı doğrusu!



Image
Nishiyama Kaname
Bu listede yer alan her bir kadın ve erkek, birbirinden daha beter insanlardan oluşuyordu. Ahlaksızlar, dolandırıcılar, hainler ve neredeyse tamamen katiller!.. Bu topraklarda yaşamak için gerekli nişanelerdi bunlar. Herhangi birinin eksikliği canınıza malolabilirdi. Yaşamak isteyen herkes değişmeye mahkumdu. En azından, başlangıçta ben böyle sanıyordum. Tamamen bambaşka bir profilde olan Kaname ile tanışana kadar da, öyle zannetmeye devam edecektim.

Her şeyi ilk andan itibaren anlatmaya başlamalıyım. Yani, ekibimi kendi ölümlerine terk ederek, artık bir köy shinobisi olmadığımı idrak ettiğim ana dönmeliyiz. Nereye gitmem gerektiğini, kiminle konuşmam ve hatta nasıl görünmem gerektiğini bile bilmiyordum. Elbette uzun yıllar Ishigakure shinobisi olmanın getirilerindendir, onların kaçaklara nasıl yaklaştığını biliyordum. Bingo kitabına girmediğim yada talihsiz üzerine bir Anbu'ya iki elim kızıl kanda bir şekilde yakalanmadığım sürece güvende olmalıydım. Fakat, ben kendimi hiç öyle hissetmiyordum. Bir an önce son görüldüğüm konumdan uzaklaşmak, bir süre ortalıktan çekilmek için harekete geçmenin en iyisi olduğuna karar vermiştim. Aktif bir iç savaş içindeki Yağmur Ülkesi sınırları, benim gibi binlerce insana ev sahipliği yapıyordu. Dediğim gibi de yaptım, işlerin daha kötüye gidemeyeceğini umarak gizlice ülkeye sızdım.

Zaman ve mekan kavramını tamamen kaybedecek kadar uzun süre yol gittim. Alışık olmadığım coğrafya ve iklim bile beni buralarda istemiyormuş gibi görünüyordu. Hiç durmadan yağan yağmur, bataklığa dönüşmeye yüz tutmuş topraklar ve görüşü kısıtlayan ormanlıklarıyla; durumum iyiye gitmeye yakın bile değildi. Önüme çıkan ilk yerleşim yerini gördüğümde, hala bir şeylerin çok geç olmadığını hissediyordum. Tedbiri biraz elden bırakarak köyden içeriye doğru girdim. Şuan yapmayacağım bir hata, ama riski almam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Halbuki bu köy, kaçak yaşantımı büyük oranda değiştirebilecek bir kadını; bir kunoichi'yi barındırdığını geç fark edecektim.

En fazla ne olabilirdi ki? Shinobi yeteneklerim, hiç olmazsa cebimde kalan son ryo ve sosyal yeteneklerimle; burada kendimi bir süre gizleyebilirdim. Ne var ki, bu köyün de isyanlardan ve savaştan nasibini aldığını tahmin etmem gerekirdi. Köye adımladığım anda, merkezden gelen bağırışları duymamak elde değildi. Fakat savaş alanlarının neye benzediğini, kulağa nasıl geldiğini biliyordum. Ve karşılaştığım şey, bunlardan hiçbirisi değildi. Daha çok bir tezahüratı andırıyordu, onlarca ağızdan tek bir söz çıkıyor gibiydi. Bunu bir fırsat olarak görmüştüm, tüm bu insanlar bir şeyle oyalanırken ben onları soyabilir; kıyafet ve yemeklerini alıp, göz görmeden ortamdan sıvışabilirdim. Bu düşüncenin motivasyonuyla, duvar dipleri ve gölgelerden harekete geçtim. Köy meydanı denilebilecek harabeye geldiğimde ise, en çılgın hayallerimde bile böyle bir sahneyi canlandıramayacağım bir görüntüyle karşılaştım: elleri ve ayakları bağlanmış, her halinden bir kunoichi olduğu belli bir kadın; köy ahalisinin ellerindeki yaba ve orak ile dürtülüyor, ilkel bir şekilde yapılmış dar ağacına doğru ilerlemeye zorlanıyordu.

Bu benim meselem değildi. Fakat genç ve güzel bir kunoichinin, en ufak direnme göstermeden, bir grup köylü tarafından asılmasını kabul etmek istemedim. Buraya kadar gelip bu görüntüyü görüyorsam, bir şeyler yapmalıydım, bu bölgede söylentilere ve tehlikeli kulakların duymasına neden olsa bile! Köylüler onlara neyin çarptığını bile anlayamamıştı. Bir sis bombası, görüşlerinin aniden sıfıra inmesiyle panikleyen köylülerin arasına dalmış ve kadına herhangi bir şey söylemeden onu oradan çıkarmayı başarmıştım. Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kadını kurtarmak, şuanki ben için çok deliceydi. Bir anbu tuzağının içinde olabilirdim! Neyse ki değilmişim.

Kaname aslında bir Amegakure shinobisiymiş. Vakit gelip, kendi köyüne isyan ettiği zaman, onun adının üzeride hain olarak çizilmiş; gerçekle en uzak alakası olmasa bile! Bir katil olmaktan çok uzak bu kadının ise kaçmaktan başka bir çaresi kalmamış, yaşadığı olaylar onu da bu köye çekmişti: eğer bir Amegakure shinobisini öldürürsek, Riaru bizi rahat bırakır ve belki de bizi ödüllendirirler diye düşünen bir grup cahilin eline düşmüştü. Oradan istediği an kurtulabilirdi, ama Kaname onlara zarar vermemek adına bunu asla istememişti. O günden sonra, uzun süreler boyunca Kaname ile yolculuk yaptım. Ben bir kaçak olarak yaşamaktan memnundum, Kaname'de bir noktada bunu kabulleniyordu. Fakat birlikte geçirdiğimiz süreler boyunca, içindeki ülke sevdasını asla kıramadım. Bir gün Riaru'yu gerçekten kendi elleriyle öldürmek isteyen bu kadın, daha sonralarda Gezgin Basilisk Hanı'ndaki ekibin bir parçası da olacaktı.




Image
Maekawa Azumi
Şu güne değin, beni öldürmeye çalışan çok kişi olmuştu. Daha henüz bir köy shinobisiyken, suçlular ve kaçaklar tarafından avlanmaya çalışılırdım. Zaman dönüp, işler tersine döndüğü zaman ise, bizzat köyler tarafından avlanırken bulmuştum kendimi. Katananın sivri ucunun bana doğrultulmasına, ilk günden bu güne kadar alışkındım. Bir savaşın hiddeti, delicesine çarpan kanın akışı ve ölümün soğuk nefesi; her zaman eski dostlarım olmuştu, onları hiç yadırgamamıştım. Ne var ki, onlarca farklı şekilde öldürülmeye çalışıldıysam da; kimse bana Azumi'nin yaptığını yapmamıştı, derime bir şeyler enjekte etmeye çalışıp, neler olacağını görmek isteyen kimse ama kimse olmamıştı! Yani kabul edelim, katanalara ve kunailere; yumruklara ve tekmelere, doğayı yarıp geçen elementlere alışkınım. Bir kaçak olarak, dünyada henüz kavrayamayacağımız kadar kompleks güçlerin olduğunu da kabul etmek zorundayım. Ama... Yapmayın! Kim iğnelerle, garip sıvılarla ve buz gibi bir ameliyathanede ölümü beklerken uyanmaktan hoşlanırdı ki?

Her şeye baştan başlayalım. Gizliliğin en büyüğünün, kalabalıklar arasında kendine yer bulduğunu keşfetmiştim. Başımı sokabileceğim bir kovuk bulamadığım zamanlarda, evsizlerin ve meczupların arasında kendimi gizlerdim. Yolun yorduğu yüzüm ve parçaladığı kıyafetlerim ile birlikte, kendimi onların arasında kabul ettirir, tehlikeli gözlerden şöyle bir uzaklaşırdım. Sadece kısa bir uyku... Sadece birkaç saat için dinlenmek... Ama bu sefer, ne kelle avcılarından; ne de işgüzar otorite shinobilerinin kanlı dişlerinden uzaklaşmak için buraya sığınmıştım. İsminin Azumi olduğunu bildiğim bir kadını araştırmak, onun devamlı buralardaki evsizlere ne yaptığını gözlemleyebilmek için kılık değiştirmiştim. Kadını kısa bir süredir tanıyordum, ama bir şeyler sakladığını; çok büyük bir şeyler sakladığını veya yaptığını tahmin ediyordum. Her üç günde bir gece yarısı evsizlerin yattığı köhne bir sokağın sonuna geliyor, yemek ve sıcak battaniye vaadiyle onlardan birisini alıp gözlerden yok oluyordu. Bir daha o evsiz asla görünmezdi. Yada en azından, bana söylenilen buydu. Evsizlerle dolu bir köşede inzivaya çekilip, olacaklara şahitlik etmek istedim. Planlar asla onlardan istediğimiz şekillerde çalışmazdı. Gözlerimi araladığımda kendimi bambaşka bir yerde buluvermiştim!

Titreyerek ayıldım ve refleksif olarak yerimden sıçramaya çalışsam da, nafile bir girişim olduğunu fark ettim. Yattığım demirden yatağa(?) ipler ve sargılar ile sıkıca bağlanmıştım. Yine de ufak bir çaba gösterip, kafamı hafifçe kaldırmayı başarmıştım. Bulunduğum oda bir ameliyathane odasını andırıyordu, ne vardı ki burası bir ameliyathane olamayacak kadar küçük ve tozluydu. Depodan bozma bir yerdi, üç dört tane sedyenin içinde demin yanlarında uyuduğum evsizler vardı, ölmüşlerdi. Ölmüş olmalarına rağmen, damarlarına birden çok serum ile sıvı pompalanıyordu. Daha fazla üzerinde kafa yormayı kestim, bedenimi saran mekanizmayı şöyle bir kontrol ettim: sıradan bir insanı ölene kadar buraya mahkum edebilecek kadar iyiydi, ama bir shinobi için hiçbir şeydi. Kendimi saran iplerden kurtulduktan sonra, gerisin geri odadan çıkmak üzere hareketlendim.

İşte tam olarak o an, beni kaçıran kadın ile göz göze gelmiştim: Azumi. Yirmili yaşlarının sonunda, genç ve güzel, ama bir o kadar da kasvetli görünen bir kadındı. Ha bir de, hiç şüphesiz bir shinobiydi. Beni görür görmez, yüzündeki şok etkisi geçtiği gibi, el mühürlerini yapmaya başlamıştı. Karşılık verdim. O da... Bir süre boyunca birbirimizi öldürmeye çalıştık. Kazananın tam olarak belli olmayacağı savaşları bilirsiniz, öyle değil mi? Kazanmanın tek yolunun, kendin ile birlikte karşındakini de götürmen gereken kapışmalardan bahsediyorum. Bu da, onlardan bir tanesiydi. Bir noktada, ne ben ne de Azumi, ölmek istememişti. Onun yerine, birbirimiz ile tanışmayı tercih etmiştik.

Azumi benim gibi bir kaçaktı kunoichiydi, üstüne üstlük bir medic-nin'di. Kendi köyünde, yasadışı deneyler yaptığı için zindana atılmaya çalışılmış; ama Azumi kaçmanın ve deneylerini sürdürmenin bir yolunu bulmuştu. Bu kadın kimseyle savaşmak istemiyor, sadece deneylerini çaresizce devam ettirmek istiyormuş. Buna karşılık ise, ona yardımımı teklif ettim. Bana saldırmaması için, serbest bırakması için yada bir şeyler enjekte etmemesi için değildi. Çaresizce hiç... Ona yardımımı teklif etmiştim, çünkü deneylerin sonucunu görmek istediğime karar vermiştim. Daha fazlası olmaya çalışan insanlardan her zaman etkilenmiştim. Kaybedilen birkaç can, asla umurumda olmamıştı.

Ve Azumi ile olan ilişkim böyle başladı. Onun asistanı olmuş, neler yapabileceğini ilk elden görmek istemiştim. İnsan sınırlarını aşmaya çalışan bu kadınla alakalı hala keşfedemediğim birkaç şey vardı. İlk önce, bu kadının besbelli bir derdi vardı. Motivasyonların altında derin bir duygu yattığı besbelli ortadaydı. Yani, güçlenmeye çalışmıyordu. İnsanlar yardım etmeye ise hiç. Evinin boktanlığına bakılacak olursak, parayla da bir ilgisi yoktu. Bunun sebebini sorabilecek kadar Azumi'yi tanıdıktan sonra, cüret edip sormaya karar verdim. Kısa bir an için ağzının açılıp kapandığına, bir şeyler söylemek için çaresizce zihnini taradığına yemin edebilirdim. Bir gün anlatabileceğini söyledi, kabul ettim. Kadın deneylerine devam etti, ben de onu izledim. Bazı zamanlarda, Azumi'nin bir mimiğininde, ufacık bir hareketinde veya bir ses tonunda... Yuna'yı bulduğum. Ama itiraf etmedim, ilişkimizin tamamen mantığa dayalı olduğuna kendimi ikna etmenin daha kolay olacağını düşündüm.

Peki ya nereye kadar böyle devam edecekti ki?



Image
"Aoi"
İnsanlar bu kadına hep 'Aoi' derdi ve kimse sebebini bilmezdi. Bugün bile bilmiyoruz. Mavi lakabına nasıl ve ne şekilde ulaştığını bilmediğimiz bu kadın, olsa olsa kan kırmızı ile daha iyi ifade edilirdi diye düşünürüm hep. Yüzünden asla çıkmayacakmış gibi görünen vahşi ifadesiyle Aoi, her halinden tehlikeli olduğu belli bir kadındı. Sarı uzun saçları ve kan kırmızısı gözleriyle, yanına yaklaşmaktan delicesine korkmadığınız anlarda, son derece çekici bir kadındı. Bedenini saran siyah kıyafetleri ve belinin iki yanına özenle yerleştirilmiş tantou'suyla, sıradanlıktan çok uzak olmasına rağmen; sanki sadece kendisi istediği zaman siz onu görebiliyormuşsunuz gibi bir yeteneğe sahipti. Ee, ne de olsa gölgelerin içinde hareket edecek birine ihtiyaç duyduğunuz zaman çağırmanız gereken bir isim olarak nam salmıştı!

Gezgin Basilisk Hanı'nın müdavimlerinden birisiydi Aoi. Bir balyozdan çok, işini sessiz sedasız yapacak bir neştere ihtiyaç duyulduğunda; bizzat Megumi tarafından önerilirdi. Elbette sahip olduğu bu ün, aynı zamanda iki ucu keskin bir bıçaktı. Ne var ki, şuana kadar bu kadının başının belaya girdiğine hiç şahit olmamıştım. Hiç duymamıştım. Ne zaman zengin bir adamın evine gizlice girmeye ihtiyaç duyduğum bir söylenti duydum, o zaman Megumi'nin referanslarıyla bu kadına ulamış ve ilk o an kadınla tanışmıştım. Soğuk ve acımasız. Hayatın, en azından kolektif bir şekilde yaşadığımız bu düzenbaz düzenin nasıl işlediğini bilirmiş gibi görünmüştü o an. Zaten buralardan birine güvenmeniz olanaksızdı, bu 'görünüş' benim için yeterli olmuştu. Herkese eşit bölünecek payda karar kıldıktan sonra, ikinci bir kez daha konuşmamıza gerek yoktu. Aoi daha çok tantou'larının konuşmasından hoşlanırdı, kendisinin değil.

Dediğim gibi, yaptığımız bir 'iş' neticesiyle tanışmıştık. Başlangıçta her şey iyi gidiyordu. Ne var ki, evin içinde ki tuzaklardan birine dikkatsiz bir şekilde yakalanmış; kendimi, tek başına asla içinden çıkamayacağım demir bir kafes tarafından hapsedilmiş halde bulunmuştum. Heh, biz bir köy shinobisine en uzak ekiptik ve böyle durumlarda geride bırakılırdın. Bu düzen böyle işlerdi, sonuçta payın dörde bölünmesi daha karlıydı. Ne var ki Aoi, kimseye bir şey söylemeden bir anda yolunu değiştirmiş ve beni hapsolduğum kafesten kurtarmıştı. Kısa bir an için kadının bana bakıp tebessüm ettiğine yemin edebilirdim, yada sadece kurtarıldığım için fazla heyecanlanmıştım. Bilmiyorum!

Ve hepsi buydu. Rahatsız edici bir şekilde, bu kadına bir miktar güvendiğimi hissediyordum. Öldürülmeme sebep olabilirdi, ama en azından bir ölüm tehlikesinden kurtarmıştı Aoi beni. Herhalde bir ikincisinden de kurtarır? Öyle yada böyle, sessizliği ve iş bitiriciliği ile tanımıştım Aoi'yi. Ne zaman onunla bir iş yapmak istesem, payını sormayı ihmal etmeden, hemen kabul ederdi. İlginç bir şekilde, bana, başka herkese davrandığından daha 'ayrıcalıklı' davrandığını hep hissettiysem de; kızın açıklığını, onun kim olduğunu asla öğrenemedim. Yani... Şu ana kadar demek istiyorum, zaman ne getirir bilinmez.




Image
Sakamoto Megumi
Ellerini kirletmeyi sevmezdi Megumi. Tanıştığım tüm canilerden daha az, çok ama çok daha az, masumun kanı eline bulaşmıştı. Fakat iyi bir insan mıydı, Megumi? Hah, tabii ki hayır! O sadece, pisliğin eline değmesinden rahatsız olan bir hanımefendiydi, hepsi bu. Fısıltıların gücüne, tanıdığım herkesten daha çok hakimdi. Ağzından çıkan bir avuç zehirli sözcük ile, kim bilir kaç masumun canını yakmayı başarmıştı. Kim bilir kimleri dolandırmış, kim bilir kaç tane aileyi yıkmıştı. Tehlikeli bir kadındı, ve asla bunu saklama gayreti içine girmezdi. Cazibesi ve vahşiliği, onun kimliğinin en temel parçalarıydı. Ki bu, benim için tehlikeli bir karışımdı doğrusu. Megumi'nin çevremde olduğu her an, karşı koymam gereken bir akımın varlığının kanıtıydı. Yatakta ben uyurken bileklerimi kesmesinden şüphelendiğim kadınları hep seksi bulurdum zaten.

Anladığım kadarıyla, Megumi bir çeşit bilgi tüccarı. Bir savaşçı değil, bir ajan ise hiç... O sadece, bir ağızdan öğrendiği bilgiyi; öteki kulağa satarak hayatını geçindiriyor. Hizmetleri karşılığında paranı, canını yada özgürlüğünü elinden almaktan hiç çekinmeyen bir iş kadını. Onunla tanıştığım ilk anda, kozumu bir an için bile kaybedecek olsam bu kadının uşağı haline geleceğimi fark etmiştim. Megumi'ye karşı hiç gardımı indirmediysem de, kadın ile flört etmekten veya onunla birlikte iş yapmaktan hiç vazgeçmedim. Kontrol edebildiğim sürece, faydalı bir kadındı neticede. Nispeten daha az güvenlikli kervanların yerini öğrenmekten tutun da, bu civarda başka kabadayıların(?) isimlerini öğrenmeye kadar... Geniş skalada kendisinin yardımları, hayatta kalmaya çalışan bir avuç kaçak için önemliydi. Bizde onun cebini doldurabildiğimiz, gönlünü hoş tutabildiğimiz sürece Megumi adına önemliydik. Peki ya bizi satmasına ne kadar süre kalmıştı ki?

Gezgin Basilisk Hanı'nın sahibesi olduğu söylenir, Megumi için. Eğer öyle değilse bile, han bu kadının mesken tuttuğu bildiğimiz tek yerdi. Hanın barında, en arka ve loş köşesinde oturup; elinde içkisi, avlanmayı bekleyen bir avcı kuş edası ile etrafını süzerken bulurdum onu. Herhangi bir savaş becerisi olmayan bir insanın, çevresi üzerinde bu denli dominant bir etki bırakmasını hep çok yaratıcı bulmuşumdur. Bu diyarlar hakkında bir şey biliyorsam, dünyanın nasıl döndüğünü ve günün nasıl karardığından bu kadar eminsem; tüm bunlar Megumi sayesindeydi. Yanlış anlamayın, bana bir şeyler öğretmek istediği için değil, sadece ona istediklerini kazandırabildiğim için karşılığında aldığım bir mükafattı bu. Bir saniye için bile ona güvenmemiştim, ki zaten, burada ismi geçen kime güveniyordum ki sanki?



Image
"Akuma"
İsmini bilmediğim karakterlerden bir tanesi daha! Pek çok yönden, Aoi'ye benzeyen bir isimdi bu: Akuma. O da aynı Aoi gibi, Gezgin Basilisk Hanı'nda tanıştığım isimlerden biriydi. Daima yanında taşıdığı bir şeytan maskesinden dolayı, herkes ona bu isimle hitap ederdi. Bende onu Akuma olarak tanıdım ve öyle hitap etmeye başladım. Yalnız ismini ve maskesini bir kenara koyacak olursak, buradaki herkesten daha insansı bir karakterdi Akuma. Maskesi yüzünde olmadığı zamanlarda, sevecen ve neşeli bir adamdı. Dünya neredeyse hiç umurunda değilmiş gibi kahkaha atan, genç bir ayyaştı. Her ayın belirli dönemlerinde hana gelir, barın bir köşesine çöker ve içebildiği kadar içer, yiyebildiği kadar yer ve (muhtemelen) sikişebildiği kadar sikişirdi. Yani bizim dünyamız için normallik standartı burada başlıyordu. Akuma benim algılayabildiğim kadarıyla, sıradan seviyesinde bir adamdı.

Yalnız tam olarak da normal sayılmazdı. Megumi bana, Akuma hakkında bir iki şey fısıldamıştı. Onun bir ronin olduğunu, koruması gereken değerlere bizzat ihanet ettiğini ve artık vatanından buralara kadar sürüldüğünü söylemişti. 'Maskesi yüzündeyken, dikkat etmen gereken bir isim.' Bu tehlikeli fısıltıları, zihnimin bir köşesine yerleştiriverdim. Megumi bana bir şeyleri öyle bedavaya söyleyecek bir kadın değildi, ki sonuçta bu adamla birlikte çalışmamı istediği hemen ortaya çıkmıştı. Aralarındaki bağlantıyı bilmesem de, Akuma ile Megumi arasında belli belirsiz bir yaşanmışlık vardı. Bizi çok karlı olduğuna inandırdığı bir kervan soygunu için ikna etmeye çalışırken, Akuma önceye nazaran çok daha ciddi ve mimiksiz görünüyordu. Zaten çok da bir şey söylemeden, kabul etmişti. Herkes gibi, onun da bu dünyada varolabilmesi için paraya ihtiyacı vardı hiç şüphesiz.

Neden şeytan maskesi taktığını, neden bir ronin olduğunu öğrenmedim. O da bana, neden eski bir Ishigakure (bunu bildiğinden şüpheliyim) shinobisinin buralarda iş yaptığını sormadı. Birbirimize güvenmedik, ama aynı amaç doğrultusunda yürümeyi bilmiştik. Akuma hakkında ilginç olan bir diğer şey ise, onun dövüş tarzıydı. Akuma bir samuray gibi dövüşmekten çok, savaş alanında bir barbar gibi hareket ediyordu: pervasız ve abartılı bir dövüş tarzı benimsemişti. Bir samurayın iş bitiriciliğinden ve onurlu dövüş tarzından uzak, her hareketi daha abartıya dönük ve öfkeliydi. Stili, savaş alanındaki bir neşterden daha çok; bir balyozu andırıyordu. Aslında tam olarak da bu yüzden, Akuma ile birlikte çalışmaktan hep nefret etmiştim. Tehlikeli bir yavşak olduğu için değil, arkasında çok iz bıraktığını düşündüğüm için. Ama onca zamandan sonra bile, hala başına bir iş gelmediği için, ne yapıyorsa yaptığı işte çok iyi olduğunu söyleyebilirim. Bugün bile, onu barda içerken ve yüzünde kocaman gülümsemesi ile bulabilirdiniz. Sanki kadınları ve çocukları katleden, maskeli şeytan o değilmiş gibi!



Image
Okawa Hisato
Güç bela sığınacak bir yer aradığım, sıradan bir günümün gecesinde tanıştım Hisato'yla. Yoluma çıkan, geleneksel bir hanın barmeniydi. Sıradan bir adama benziyordu, yaşadığı şartları şöyle bir gözden geçirince. Sol gözü boyunca uzanan yara izi, geleneksel kıyafetleri ve yüzünden asla çıkmayacakmış gibi görünen sırıtışıyla... İçimi ısındırması için getirdiği içkimden yudumlarken, söylediği şeyleri gram umursamamıştım. Daha büyük dertlerim vardı, barmen geyiğini çekebilecek bir ruh halinde değildim. O zamanlar ismini bilmediğim barmenin ise canına minnet, çoktan dönmüş başka bir müşterisine hizmet etmeye başlamıştı. Ben bir sonraki adımımı düşünürken... Garip bir şey dikkatimi çekmişti. Daldığım derin rüyadan uyandırılmıştım. Dikkatimi verdiğim içki bardağını şöyle bir köşeye çekmiş, oturduğum taburede şöyle bir kaykılmıştım. Barmen, bir adamın içini dökmesini istiyor ve ondan boyuna para alıyor, adamın içemeyeceği kadar alkolü ardı arkasına getiriyordu. Yok hayır, anormal olan durum bu değildi. Anormal olan şey, Hisato'nun tüm bunları yapmadan; Teishi no Jutsu ile müşterisini etkisine aldıktan hemen sonra tüm bu şamatanın başlamış olmasıydı. Bir genjutsu gördüğüm, hele hele kendi repertuarımdan bir şey gördüğüm zaman anlardım. Kuşkusuz bu barmen, sefillerin kanına girmek ve onlardan üç kuruş daha fazla koparmak için; onların zihnine fısıldıyor, gevşemelerini ve mutlu olmalarını emrediyordu. Yaşadığım yeni gerçeklikte, herkes kendi yolunu bulmuştu. Yadırgamadım.

Daha sonralardan, bu geldiğim hanın isminin 'Gezgin Basilisk Hanı' olduğunu öğrenecektim. Hisato bir barmen olabilirdi, ama aynı zamanda işletmenin sağ koluydu da. Kendi hakkında fazla konuşmazdı, onun yerine insanları konuşturmayı daha çok severdi. Böylesi daha karlıydı tabii, onların paralarını alıyordu; kim olduğunu öğreniyordu, tehlikeyi ilk elden o ölçüyordu. Hisato'nun numarasını anladıktan sonra, beni işletmenin sahibesiyle tanıştırmış, daha da sonralardan; bana da bir Genjutsu yapmaktan vazgeçmişti. Pek çokları gibi, kim olduğunu veya nereden geldiğini bilmiyorum. Umurumda da değil. Fakat Hisato kesinlikle göründüğünden fazlası, muhtemelen bu hanın koruması eski bir shinobi olmalı. Bu handaki göründüğü gibi olmayan birkaç kişiden biriydi, kendisi gibi olanları da pekala hızlı bir şekilde kavramak gibi bir huyu vardı. Eğer hanın sahibesiyle konuşmaya değecek bir insan değilsen, ona sunabilecek kadar değerli bir şeye sahip değilsen... Hisoto'ya giderdin, o hallederdi. Daha ufak bir ücret karşılığında, tabii ki.
Image
Künye

İsim: Ashikaga Shun
Yaş: 20
Cinsiyet: Erkek
Element: Fuuton
Seviye: C-Rank
Rütbe: Chuunin
Ryo: 1.000
Ün: 10
GP: 0
PP: 3



Motivasyon
Egosantrizm: Shun, hayatı tamamen tek kişilik yaşayan bir insandı. Bu hayatı, sadece kendisinin oynaması için oluşturulmuş bir oyun bahçesi olarak görüyordu. Tek gerçek insan oydu, her zaman oydu ve her zaman o olacaktı. Kendi arzularının peşinde koşmak, onun yaşama amacı haline gelmişti. Arzuladığı şeyleri söküp almak için güne uyanır, ertesi gün yine bu bilinçle uyanabilmek için uykuya dalardı. Değişken ruh hali ve sofistike zevkleri, o an için ne arzuladığını belirlerdi. Ama buradaki odak, Shun'un ne arzuladığı değil, arzuladığı şeyi elde etmek için gittiği yoldu. Bu yolda yürürken acı çekmek, hayal kırıklığına uğramak veya yolun sonunda coşkun bir mutluluğa kavuşmak... Yolun tümünden mutlu olan bir insandı Shun, yolu bitirebildiği ve arzusunu söküp alabildiği senaryolarda tabii. Geri kalan hiçbir şey veya hiçkimse önemli olmazdı. Düşündüğünü yapmalıydı, çünkü o tek ve özeldi. Ne olursa olsun, ne feda edilmesi gerekiyorsa edilsin. Her şeyin ve herkesin üstünde olmak, yaşama bilinciydi.

Galaksi Rehberi: Hangi yolu, nasıl yürümesi gerektiğine bu sayede karar verebilmişti Shun. Sofistik ve sanatsal zevkleri vardı bizimkinin, daha önce hiç görmediği bir yücelik karşısında erirdi. Yüce ve zengin şeylere sahip olmak, sanat eserlerinin doğumuna şahit olmak, kimsede ait olmayana sahip olmak gibi nice tutkuya sahipti. Fakat bunu asla ve asla, aynı yerde bağlı kalarak yapamazdı. Yepyeni şeyler görmeli ve her gördüğü muhteşem şeyi kendisine katmalı ve sahip olmalıydı. Bunu yapabilmek için yürürdü Shun, bir şeyler öğrenmek ve bunları kazanabilmek için. Kimsenin görmediğini görebilmek ve kimsenin sahibi olamadığı güzelliklere sahip olabilmek için. Zevkleri konusunda çok seçiciydi, paylaşmaktan da pek hoşlanmazdı Shun. Ama her zaman, ama her zaman onları göstermekten ve sahip olduğunun bilinmesinden hoşlanırdı. Onun galaksi rehberi de buydu işte, yüceliği söküp almak ve kendisine katmak!



Komplikasyon
Güvenli Alan; Varlık: Shun, kitleler arasında ki en dikkat çekici insan olması gerektiğini düşünür. Çünkü diğer insanlardan daha 'farklı' ve pekala daha özeldir. Shun'un güvenli alanı, en çok ilgi duyulanın, sözü dinlenilen ve akılda kalan insanın kendisi olduğu ortamlardı. Fakat normal insanlar gibi, aynı güvenli alanda yaşayabilen bir insan değildi o. Sürekli yoluna devam eden bir missing-nin olarak, ne yaparsa ve nereye giderse gitsin; kendi güvenli alanını da beraberinde getiren bir adamdı. En çok ilgi toplayanın (en etkileyicinin) Shun olmadığı, sözleri verenin ve tutanın o olmadığı her an, bu psikolojik ve toplumsal üstünlüğü geri almak için hemen hemen her şeyi yapabilir.



Özellikler
Ciğer Yarası: Karakter her ne kadar karaciğerindeki yaralanmayı iyileştirmişse de, tedavi sonrası rehabilitasyon süreci içerisinde kondisyon bakımından olumsuz etkilerle karşılaşması muhtemeldir. Bu nedenle karakter, eşit özellikteki kişilere nazaran daha çabuk yorulmakta ve yorgunluğu arttıkça direnci de düşmektedir. Karakterin aksiyonları rehabilitasyon sürecine doğrudan etki etmektedir. Tüm bu durum karakterin rutin hayatında herhangi bir engel oluşturmamaktadır.



Profil

Stat Listesi
Güç: 3
Çeviklik: 5
Kondisyon: 3
Potansiyel: 3
Varlık: 11
Zeka: 9

Beceri Listesi
Atletizm: 1
Akrobasi: 1
El Hassasiyeti: 1
Saklanma: 1
Form: 1
Ninshuu: 1
Aldatma: 1 {Favori}
Empati: 1
Sosyalleşme: 1
Tıp: 1
Farkındalık: 1
İzcilik: 1



Teknikler

Taijutsu
Shigure: C Rank

Genjutsu
Rakumei no Jutsu
Shibou no Jutsu
Magen: Bunshin
Teishi no Jutsu
Raigen

Ninjutsu
Shunshin



Ekipmanlar/Eşyalar
Yuna no Katana
2 Sentetik Misina, 5mt (Normal Kalite)
1 Patlayıcı Parşömen (Normal Kalite)
4 Sis Bombası (Normal Kalite)
3 Kunai (Normal Kalite)
3 Shuriken (Normal Kalite)
Post Reply

Return to “Lejant Deposu”