[Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 31
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by Ashikaga Shun » July 10th, 2019, 5:16 pm

Ve sonunda, gözlerimi adamınkiler ile buluşturdum. Kendimden daha aşağı gördüğüm kimseler için sık yaptığım bir şey değildi. Yalan ile yoğurulmuş bir maskenin ardından fanileri izlemek, mümkün olduğunca onlar ile temasa geçmekten kaçınırdım. Ikke, uzun bir sürenin ardından, benim için bir istisna olmuştu. Beni sürüklemeye çalışması, içimde olduğunu dair bilmediğim bir şeyi uyandırmıştı. Bu öfke değildi, Ikke'nin duyduğuna nazaran, ilkel bir duygu değildi. Ama öfkeden çok daha soğuk, bir o kadar da ölümcüldü. Ona bir ders vermem gerekiyormuş gibi hissetmiştim. Ikke'yi kolları olmadan yaşamaya mahkum edebilirdim. Yada hayır, bu kadar yaratıcılıktan uzak bir ceza veremezdim. Muhtemelen Rise ve Ekiken'e odaklanmalıydım ki, Ikke bir daha asla tanımadığı bir insanı itip kakmaya çalışamasın. Geriye kalan tüm zamanını, uzuvleri ve gözleri olmayan sevdiklerine bakmak ile geçirebilsin. En ufak bir geri adım atma belirtisi göstermeden, nefret ile kavrulan Ikke'den gözlerimi ayırmadım. Sözümü dinlemediği her an, sabrımın tükendiğini hissediyordum. Bir an. Sadece bir an sonra, soğuk bakışlarımı başka bir yöne çevirecek ve bir insanın ne kadar çok acı çekebildiğini kanıtlayacaktım. Sadece, bir an sonra.

O bir an, hiç gelmedi.

Ikke beni sürüklemenin nafile olacağını kavramıştı. İçimdeki soğuk ve pervasız şey, yavaş yavaş geri çekildi. Hangi delikten çıktıysa, gerisin geri oraya döndü. Tekrar mantığım ve duygularım ile yönlendirildiğimi, birkaç saniye önceki maskenin ardından oyunu yöneten bir kukla ustası olduğumu hatırlamıştım. Mümkün olduğunca, buradaki insanlara zarar vermek istemiyordum. Yani... Benim için sorun değildi. Vahşi doğa acımasız bir yerdi ve bir gün rolleri değiştirirsek, ben bunu anlayışlar karşılardım. Fakat bu insanları avlamak bana ne kazandıracaktı ki? Evet, kısa bir süre için tatmin olacaktım. Oh, gerçekten iyi hissetirecekti! Ama, hayır. Onların ölümlerinin bana hizmet etmesinin en ufak bir yolu yoktu. Değersiz bir çöp parçası gibi ölecekler, peki ben ne kazanacağım? Arkamdan beni takip eden bir kan lekesi! Bu koca köyü, asla ses çıkartamasınlar diye katletseydim bile bu değişmezdi. Silahıma uzandığım an, Yağmur Ülkesi'nin boktan köyünde bir şeylerin döndüğü fısıltısı dört bir cihan boyunca yayılacaktı. Hayır efendim, kalsın.

Derince bir nefes almış, aniden değişen bir ifade ile eski suretime geri bürünüvermiştim. Tatlı ve masum. Yakışıklı ve hatta güzel bir çocuktum. Bu bana yakışıyordu, hiç şüphesiz. Ancak bu sefer sözcüklerim, bir yılandan çıkıyormuş kadar keskin ve zehirliydi. Ne kadar aptal veya zeki olduklarından bağımsız, odadakiler bile bunu anlayabilirdi. Deminki hareketlerinden sonra, bende nezaketimi bir köşedeki kapalı kutuya kilitleyivermiştim. Bu saaten sonra onlarla anlaşabilmenin, ufukta görünen en ufak bir yolu dahi yoktu neticede. Zehrin odanın dört bir köşesine yayılmasını ve herkesi yutmasına izin verdim. Sözcüklerim tükenip, oda riyakarlık ve şüphe ile kaplandığında... Sakince çayımdan yeni bir yudum aldım. Ardından çıkacak olan şamatayı izlerken, yeni demlenmiş çayın tadını çıkarmaya çalıştım.

Ve tahmin ettiğim oldu. Bir şamata kopuverdi, Ikke tarafından. Diğerlerinin sessizliğinden güç ve ilham alan Ikke, eteğindeki taşları dökmeye başlamıştı. Her bir sözcüğü bana bir şeyler anlatıyordu, o belki bunu amaçlamasa bile. Ailesini ve hanesini korumak için, bana bir gözdağı vermeye çalışıyordu. Fakat ben, kulaklarım ne duyuyor olursa olsun, algıladığım şey bu değildi. Ikke'nin her bir cümlesini, sanki dünyada kalan son çift sözmüş gibi dikkatli bir şekilde dinledim. Söylentilerden ne kadar uzak durduklarından bahsederken, buraya 'Tsuneboshi' ismiyle gelen başka yabancılardan ve hatta koruyucularından bahsederken dahi istifimi bozmadım. Benden çok daha öncelerden beri süregelen bir komplonun içine düşmüş olmaktan duyduğum keyif ile, çaydan son bir yudum daha alıverdim.

Her şeye baştan başlayalım. Tsuneboshi isminde bir köy var. Burada ne olup bittiği bilinmiyor, lanetli olduğunu söylüyorlar çünkü herkes yok olmuş değil mi? Ardından 'benim gibi' insanlar gelip, Tsuneboshi ismini eşelemeye başlamışlar. Bunu daha önce duymamıştım. Ve açıkçası söylentiler de asla kesilmediğine göre, bugüne dek Tsuneboshi için gelen tüm o avcıların başlarına feci bir şeyler geldiğini düşünebilirim. Başarıyla ayrılsalardı yada ortadan kaybolmasalar, gördüklerini bir başkalarına fısıldasalar, söylenti bambaşka bir hal alırdı. Şuan için onları öldü kabul edelim. Ama bir de ortada, masum köyün bir koruyucusu vardı ha? Köyü 'bizzat' koruyabileceğini göstermişti ve onlardan 'Tsuneboshi'den asla bahsetmeyeceklerine dair bir yemin istemişti. Kimdi bu adam? Belli ki Tsuneboshi'de ne boklar döndüğünü iyi biliyordu. Ama neden bu köylülere, oradan asla bahsetmemesi gerektiğini söylemişti? Bundan çıkarı neydi ki?

Ne yapmam gerektiğini biliyordum! Herhangi bir şey söylemedim. Onun yerine, boynumda asılı duran yarı nemli havluya uzanıp, durduğu yerden aldım ve yanıbaşıma bırakıverdim. Onun hemen yanına da, elimde boş boş durmakta olan bardağı bıraktım. Çevik, ama bir o kadar da yavaş ve dingin bir hareketle oturduğum yerden kalktım. Benden beklemedikleri bir şey yapacak ve hafifçe öne doğru eğilerek (özellikle Rise'ye doğru) selam verecektim. "Arigato." Ardından doğrulacak ve ortamı şöyle bir süzecektim. "Kendinize dikkat edin, fırtına yaklaşıyor!" Tehdit olup olmadığı belirsiz, yarı ciddi bir şekilde söylenmiş bir son sözdü bu. Dudağımın köşesi keyifle kıvrıldı, ardından arkamı döndüm ve nasıl geldiysem o şekilde evi terk etmek için hareketlendim. Bana hamle yapmak gibi salakça bir şey yapmazlardı muhtemelen, o yüzden bende sorun çıkarmayacaktım. Kapının önüne geldiğimde, bana verdikleri terlikleri bir köşeye bırakacak ve her zamanki ayakkabılarımı giyecektim. Herhangi birinin beni uğurlamasını beklemeden, kapıyı açacak ve dışarı adımladığım ardında gerisin geri kapatacaktım. Sanki hiç bu eve uğramamışım gibi. Ardından ise, bu köye hangi yoldan geldiysem, o yönde sakin sakin devam edecektim.

En azından, buna inanmalarını istiyordum! Evin pencerelerinden beni göremeyeceklerine emin olduğum noktaya gelene kadar, istifimi dahi bozmadan yürüyecektim. Pes etmiş bir izlenime sahip olmaya çalışıyordum. Ama hayır, çok daha iyi bir planım vardı. Ikke bir koruyucuları olduğunu söylediği anda aklıma uyanan bir fikir! Ikke bir daha asla evlerine gelmemelerimi, buna karşılık olarak ise evlerine asla gelmemişim gibi davranacaklarını söylemişti. Bunun kocaman bir yalan olduğuna inanıyordum. Onları korumaları için anlaştıkları her kimse, eğer yeni birileri Tsuneboshi için buraya uğrarsa, bilmek isterdi herhalde. Onun yerinde olsaydım, ben isterdim. Şuan için, bu gizemli adama bir eşitimmiş gibi yaklaşmam hayrıma olurdu. Muhtemelen dövüşmekten anlayan, en azında köylüleri kandırabilecek beceriler sergileyen bir adamdı. Köyü elinde bulunduracak kadar kontrol sahibi birisinin gözünden kaçmayacak kadar büyük bir balık olmalıydım.

Tekrar köye doğru, hatta direkt olarak Rise'nin evine doğru meylettim. Fakat bir farkla, bu sefer kendimi ormanlık/engebeli arazide mümkün olduğunca saklayarak ilerliyordum. Hala benim ne yaptığımı, gerçekten gidip gitmediğimi, pencerelerden izliyor olmalılardı. Amacım, bu potansiyel tehdide asla görülmeden; Rise'nin evlerine yakın, saklanabilecek bir yer bulmaktı. Evi ve evin çevresini görebilecek (çok şanslıysam da duyacak) kadar yakın bir yer arıyordum. En iyi şansım ağaçlardı, bir ağacın dalları arasında kendimi saklayıp, ben köyden çıktıktan sonra köyde (ve özellikle o evde) neler yaşanacağını gözlemleyecektim. Tabii ki saklanacağım yerin illa bir ağaç olması gerekmiyordu, görünmeyeceğim herhangi bir noktada kendimi sıkıştıracak ve gözlem yapmaya başlayacaktım. Eğer feci halde yanılmıyorsam, benim gelişimi ihbar etmek için birilerinin evden çıkması gerekiyordu. Yada en azından, hayatlarına devam edebilmeleri için evden çıkmaları gerekiyordu. Yani bu demek oluyordu ki, iki şeyden birisi yaşanacaktı:

Ya birisi yalnız başına evden çıkacak, ya da birisi evde yalnız kalacak!
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
User avatar
GM - Naruto
Game Master
Game Master
Posts: 1146
Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by GM - Naruto » July 12th, 2019, 9:26 am

Nazik bir şekilde verdiğin selam, Ikke’nin yüzünde gururlu bir tebessüm yaratırken söylediğin son sözlerin manasını pek anlamışa benzemiyor. Sen evden çıkmaya yeltendiği vakit, Rise ve Ekiken duruşlarına korumaya devam ederken Ikke de seni süzmeyi sürdürüyor. Tahmin ettiğin gibi seni uğurlamaya gelen herhangi biri olmuyor ve evden çıkıp geldiğin yoldan ilerlemeye başlıyorsun. Evin yanından geçerken göz ucuyla pencereleri süzdüğünde, Ikke’nin kendini gizlemeye çalışarak seni takip etmeye çalıştığını görebiliyorsun. Sanki senin gittiğinden emin olmak istercesine attığı bakışları, senin devam eden adımlarını görünce kayboluyor. Sen de köyün dışına çıkıp, bu kez ağaçlık veya engebeli bir alandan köye geri giriş yapmayı planlasan da, köyün coğrafi özellikleri buna pek müsaade etmiyor. Zira köyün girişinde, ilk başta görmüş olduğun üzere, tarlalar bulunuyor. Ancak bu tarlaların bittiği noktalarda çamurlu topraklar bulunsa da, bu alanların da pek engebeli bir yapıda olduğu söylenemez. Dolayısıyla köye geri dönüşün sırasında bu yolu tercih etmenin mantıklı olamayacağını rahatlıkla kavrayabiliyorsun. Çamurlu alan ayaklarına çakra yükleyerek geçebileceğin düşüncesi zihninde belirse de, alanın açık olması nedeniyle yapacağın girişin fark edilmeme ihtimali bulunmuyor.

Tüm bu düşünceler doğrultusunda, Rise’nin evinde doğru, bu kez farklı bir yoldan gitmek için hareketleniyorsun. Havanın yağmurlu olması, insanları evlerinde tutmayı sağlarken, aslında bu durum senin avantajına oluyor. Havanın açık olduğu bir vakitte, insanların tarlalara çalışmaya gelme ihtimalini göz önüne aldığında, en az birkaç kişiyle selamlaşmak zorunda olacağını biliyorsun. Talihin bu noktada dönmüş görünüyor ve kimseye görünmeden, en azından pencerelerinden seni bir silüet olarak görenler hariç, Rise’nin evinin birkaç metre yanında duran evlerden birine sırtını veriyorsun. Sırtını verdiği evin perde ve pencerelerin kapalı olması, senin için bu evi daha güvenli kıldığı için, gözlemlemeye bu evin ardında kalarak başlıyorsun. Ayrıca görüşünü her yönden açık kılan bu ev, sana köyü gözlemleyebilmen için de bir fırsat sunuyor.

Köydeki hareketliliği gözlemlemek adına yağan yağmurun altında yarım saatlik bir süre geçiriyorsun. Bu süre zarfında özellikle Rise’nin evinden çıkacak veya bu eve girecek birilerini görmeyi amaçlasan da, bu yönde herhangi bir gelişme yaşanmıyor. Tek görebildiğin şey, köyde hayatın başlaması ve birkaç köylünün yağmurlu havaya rağmen dükkanlarını açması oluyor. Monoton bir köy hayatının başlangıcını temsil eden bu tabloyu süsleyen hamur işi kokuları, sanki karşında herhangi bir kargaşanın içinde olmayan sıradan bir köyü temsil ediyor gibi. Şu ana kadar köydeki herhangi biri seni fark etmiş değil ve aradan geçen süreye rağmen, Rise’nin evinde de hiçbir hareketlilik görünmüyor. Bu aşamada ise öngöründe yanılmış olabileceğin düşüncesi de kafanda belirmeye başlıyor. Ortalama bir insandan daha zeki olduğun göz önüne alındığında, Ikke’nin övünerek bahsettiği korumaya doğruca haber salmasının ne derece gerçekçi olacağını sorgulamaya başlıyorsun. Ayrıca Ikke’nin sergilediği özgüveni ve senin gidişini gözlemlemesini de dikkate aldığında, acele etmesini gerektirir herhangi bir durum olmadığını düşünmeye başlıyorsun. Ya da zihnin bir köşesinde, komik sayılabilecek olsa da, köyün koruyucunun Rise olduğunu bile düşünüyorsun. Kafanda bu şekilde tonla düşünce birbiriyle kapışırken, yaklaşık 15 dakikalık bir süreyi daha geçirmiş olabileceğini fark ediyorsun. Buna rağmen Rise’nin evinde hiçbir hareketlilik gözlemleyemiyorsun.
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 31
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by Ashikaga Shun » July 13th, 2019, 3:24 am

Kazanılamayacak bir savaşı gördüğümde anlardım. Bu da onlardan bir tanesiydi. Daha fazla zorlayacak kadar gururlu değildim, kaldı ki gurur daha çok insanlara yakışan bir erdemdi. Onun yerine yenilgiyi kabul etmeye karar verdim, kısa bir an için olsa bile... Eski bir dostu selamlıyormuş gibi selamladım onları, sanki otuz saniye önce canlarını almak isteyen ben değilmişim gibi! Gurur değildi belki ama, tevazu daha çok benlik bir kavramdı sanırım. Yani kötü bir şey hissetmiyordum onlara karşı, ama bir dahaki karşılaşmamız daha kanlı olurdu muhtemelen. Ama siz bana bakmayın, ben genelde asla kötü hissetmem zaten! Mesela demin yenilgimi kabul etmiş ve geriye çekilmiştim, çünkü böylesi, ileriye gitmek için daha kolay olurdu.

Bir saniye önce aldığım soluk, daha ciğerlerime ulaşamadan farklı bir karaktere bürünüvermiştim. Yenilgiyi kaybetmiş bir adam. Yani, bu bir bakıma 'doğruydu' aslında. Elimin yeterince iyi olduğunu düşünmüştüm, bana karşı asla direnememeleri gerekiyordu. Fakat yeterince uzun süre yaşamış her shinobinin bildiği bir şey vardır: planlar asla olması gerektiği gibi gitmez. Her zaman hesaplanamamış bir çevresel faktör mevcuttu. Buna alışman, bununla yaşaman gerekirdi. Yada buna alışmaz ve artık yaşamazdın, seçim daima sana kalmıştı. Tsuneboshi yolundaki en büyük oyuncunun kendim olduğunu düşünerek hata etmiştim, kasabada benden daha büyük bir kabadayı vardı. Yada en azından, daha iyi bir dolandırıcı.

Bende çareyi yeni karakterimi kabullenmekte buldum. Ikke'nin beceriksiz bakışları altında, boynu eğik, köyden uzaklaştım. Uzaklaştım ki, Ikke daha çok gururlansın. Daha çok gururlansın, ailesini ve namusunu koruduğunu düşünsün. İstediğim şeyin orada, hemen yanı başımdaki adamın beyninin içinde olduğunu bilmek biraz can sıkıcı olduğunu saklayamam. Bu biraz ilkel bir tepkiydi doğrusu. Bilginin boyutunun ne olduğunu bilmiyordum, değerini bilmiyordum... Ama sadece, istiyordum. Her zamanki gibi, eylemlerim, isteklerimin gölgesinde şekilleniyordu. Eğer yapabileceğimi bilseydim, bir kunai ile beyninin içinden onu söküp alırdım. Belki kan dökmez, bir Genjutsu'nun işi çözmesini sağlardım. İşkence ederdim, yada daha kurnaz olup beni sevmesini sağlardım. Ama, hayır. Hiçbiri aradığım kadar zekice değildi. Hayır, hayır, hayır... Zekice olmaya yakın bile değildi.

Riyakar bakışlardan kurtulduğum ilk anda, zavallı adam suretini bir köşeye fırlattım. İlk başta, gerisin geri köye dönebileceğimi düşünmüştüm, fakat tarlalar ve ötesindeki çamurlu topraklar bunun için hiç elverişli değildi. Asla saklanamayacağım kadar açık bir araziydi. Üzerinde fazla düşünmeden, rotamı başka bir yöne doğru çevirdim. Mantıken daha fazla insan ile karşılaşmamı gerektiren bir yoldu. Ama seçim şansım yoktu ve bir noktada, talih denilen nazlı hanımefediyi memnun edecek şeyler yapmış olmalıydım! Tek bir ruhun bile yamacından gölgesinden geçmeden, yolları arşınladım. Biraz riskliydi ama, pencereleri ve perdeleri ardına değin çekilmiş bir evin yamacına sığınırken buldum kendimi. En kuytu, en görülmeyeceğim köşeye sırtımı verip çömeldim. Karşıdaki evlerden, yada direkt sırtını dayadığım evden birinin pencereyi açması durumunda bile; mümkün olduğu kadar gölgeler arasında kalacak köşede kalmaya çalışacaktım. İmkanlar dahilinde bundan daha iyisini yapamayacağımın rahatlığıyla(?) avımı izlemeye koyuldum.

Bekledim.
Bekledim.


Biraz daha bekledim. Zihnimde tıngırdayan saatin gürültüsü peşinde karanlık düşünceleri de beraberinde getiriyordu. Geçen her iki saniye arasında, bir öncekilerden daha fazla süre varmış gibi geliyordu. Besbelli, planım yeterince iyi çalışmıyordu. Köyün her bir noktasında yeni yeni hareketlilikler meydana geliyordu. İnsanlar dükkanlarını açıyor, bir oraya bir buraya gidiyorlardı. Ama acıklıdır ki, Rise'nin evi bu hareketlilikten nasibini almıyordu. Ama onlara fırtınanın geldiğini söylemiştim, bunu nasıl ciddiye almıyorlardı ki? Belki de yeterince iyi tehdit edememiştim. Daha agresif ve yırtıcı olmayı mı denemeliydim acaba? İstemeden de olsa, Ikke'ye kendini çok güvende hissettirmiş olabilir miydim? Bir noktada geldiğimin haberinin sözde koruyucuya ulaşacağına emindim. Ama bu ne zaman gerçekleşecekti ki? Yani, bulunduğum konumu uzun saatler boyunca koruyamazdım bile.

Lanet olsun.

Derin bir nefes aldım. Ardından bir tane daha... Gökten asla durmayacakmış gibi yağan yağmur, berbat bir saklanma yeri, tehdidimi kavrayamamış bir avuç aptal köylü... Tüm şartlar aleyhimeydi. Her zamanki gibi kendimi, avımın zorluğundan ve imkansızlığından motive olurken bulmuştum. Başarılamayacak hedeflerim beni daha çok cezbediyor, onu başarmak için sınırlarımı zorlamam gerektiğine inandırıyordu. Kendimi sorgulayarak, paranoyakça düşünceler edinerek bir yere varamazdım. Mümkün olduğunca kafamdaki kötü düşünceleri, köşedeki boktan bir kutuya hapsettim. Çaresizliğimden ve işin zorluğundan dayanak alarak, ufak bir durum değerlendirmesi yapmaya koyuldum: evden birilerinin çıkmasını, gidip beni ihbar etmesini bekliyordum. Ama çıkmalılardı, öyle değil mi? Yani sadece beni ihbar etmek için değil, yaşamak için. Klasik japon ailelerinin patriyarkisine fazla güveniyor olabilirdim. Kadın evde kalır, koca işe gider. Ama, bundan daha sıradan, daha geleneksel bir aileye de rastlamak kolay değildi. Ikke ve Ekiken'in, en azından birinin evden dışarı çıkıp hayatını kazanması gerekmiyor muydu? Eğer feci bir şekilde yanılmıyorsam, şuan eve alınmama ön ayak olduğu için Rise'nin taciz(?) ediliyor, işlerin normalleşmesi için oyalanıyor olmalıydılar. Şöyle bir düşünürsek, Ikke bariz bir ev erkeği değil miydi? Nişanlısını ve kardeşi sarsılmış bir ev erkeği onları teselli edecek, sonra da hayatını kazanmaya gidecek olmalıydı. Yani eğer benden yeterince korktularsa, gidip şikayet etmeliydi. Yok eğer beni def ettiğine inanıyorsa, dışarı çıkıp hayatını kazanmalıydı. O boktan evde ne kadar saklanabilirdi ki?

Tüm bunlar bir yana, şuan için daha iyi bir hamle üretebildiğimi söyleyemezdim. Elbette şansımı başka köylülerden yana deneyebilirdim. En işe yarar senaryo, Ikke'nin kılığına girip köylülerin ağzından laf almaya çalışmaktı sanıyorum. Ama köye gelişim, çoktan bir aileyi ayağa kaldırmıştı. Mecbur kalmadığım sürece daha fazla köylüye kendimi açık etmek istemediğime eminim. Ve dahası şuan için kendimi, konumumu ve planımı değiştirmeme neden olacak kadar mecbur hissedemiyordum. Daha bir saati bile doldurmadan pes edemezdim. Planladığım gibi davranıp, konumumu değiştirmedim. Zihnimi elimden geldiğince disipline edip, odağımı tamamen çevreme vermeye çalıştım. Bir önceki seferden daha da dikkatli bir şekilde çevremi gözlemlemeyi sürdürecektim. Avım hala Rise'nin evi olabilirdi, ama (çok düşük ihtimal olsa dahi) görüş alanım içinde bana bir fırsat çıkabilirdi belki. Gözlerimi ve kulaklarımı, işe yarayabilecek en ufak fırsatı dahi kapabilecek kadar çok açmaya çabaladım. Avın zorluğunu, bunun verdiği gazı kendime dayanak yaptım. Becerilerimin sınırını aşmak için harika dakikalardı.

Herhangi birinin beni görmediği, ifşa etmediği takdirde, bir süre daha bekleyecektim. Eğer pozisyonum tehlikeye girerse, bir an bile düşünmeden bulunduğum bölgeyi terk edecek; bir başka evin gölgesine (yada o an en güvenilir görünen deliğe) doğru hareketlenecektim. İpucunu fazla zorluyor olabilirdim, ama bir yandan da Rise'nin gözlerinde gördüğüme emin olduğum o 'şey' vardı. Geçmişin izleri, mazide kalmış bir şeyler... Tsuneboshi hakkında sözcükler ağzımdan döküldüğü anda, kendini gerisin geriye çekmişti. Bana yardım etmek istiyor, ama edemiyor muydu? Bana bakamayacak kadar korkmuş muydu? Komiktir, belki de en başından beri aradığım 'koruma' bizzat o kadındı! Cevaptan emin olamasam da, şuan için mantığım ile bir şeyleri çözemesem de, bilinç altım bir 'yaşanmışlık' yakaladğına emindim. Bu düşünce beni yerimde tutmaya yetiyordu, şimdilik.

Hem zaten, evde yalnız kalmasını beklediğim isim Rise'den başkası değildi. Belki de, evden herkes çıktıktan sonra, Rise-oneechan'ı bir daha ziyaret etmeliydim. Hem, pis kokulu bir erkek ile uğraşmaktan daha kolay olurdu öylesi. Hangisini seçeceğimi, yada herhangi birine seçim şansım olup olmayacağını zaman gösterecekti elbet.
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
User avatar
GM - Naruto
Game Master
Game Master
Posts: 1146
Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by GM - Naruto » July 16th, 2019, 12:29 pm

Köydeki hayat yavaşça hareketlenmeye başlarken, yağmur etkisini bir nebze de olsa azaltmaya başlıyor. Klasik bir köy yaşantısına dair enstantaneler gözlerinin önünde cereyan ederken, karşındaki manzarada sıra dışı veya kuşku uyandıracak en ufak bir detay dahi göremiyorsun. Tüm bunların yanında, Rise’nin evinde de herhangi bir hareketlilik gözlemleyebilmiş değilsin. Adeta bir hareketsizlik yemini içerisinde hareketi avlayan bir avcı gibi öylece konumlandığın sırada, köyün ergenlik yaşında olanlarının da köy manzarasındaki yerini alması işleri bir nebze olsun değiştiriyor senin için.

İlk odağın Rise’nin evi olduğu için başta kaçırdığı ufak detaylar, ergen nüfusun artmasıyla daha da gün yüzüne çıkıyor. Rise’nin evinin önünden geçen birçok insan gibi ergenlik çağındaki kızların da hiçbir tepki vermeden yollarına devam etmesi karşısında, ergenlik çağında olan bazı erkeklerin kaçamak bir şekilde evi işaret etmeleri ve akabinde gülmeye başlamaları, bu gülüşmeleri heyecanlı konuşmalara dönüşmesi köye dair yakalayabildiğin tek detay olabiliyor. Ancak bu konuşmalara şahit olmak istemen durumunda, köydeki insanlara kendini göstermen gerekeceği de bir gerçek. Dolayısıyla bu aşamadan sonra yaşanan bu olaydan ya bir çıkarım yapman ya da konuşulanları öğrenmek adına ifşa olmayı göze alman gerekecek gibi duruyor.
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 31
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by Ashikaga Shun » July 16th, 2019, 3:24 pm

İtiraf etmeliyim ki, yeni dünya düzenim benden pek çok şey götürmüştü. Rahat ve komforlu değildi, güvenli ise hiç!.. Ama tüm bunları bir kenara bırakacak olursak, bana, şu güne kadar asla sahip olamadığım bir şey kazandırmıştı: zaman. Herhangi bir şey için yada hiçbir şey için, asla acele etmeme gerek yoktu. Dünya tarihi boyunca insanların sahip olduğu tüm zaman, artık tamamen benim ve sadece benim kontrolüm altındaydı. Görevlerimde zaman limitleri yoktu, çünkü bir görevim de yoktu. Bu dünyadaki her bir köşeyi, milim milim fethetmek istiyordum, bu doğru. Ama zaten, bu kimsesiz diyarlar çoktan fethedilmiş; efendilerinin demir yumruğu ve kırbacı ile, yeni bir boyuta girmeye zorlanmışlardı. Tsuneboshi'de farklı değildi. Birileri çoktan benden önce gelmiş, çoktan onu kontrolü altına almıştı. Peki, acelem neydi ki? Acelem beni ölüme götürürdü, hiç şüphesiz. Evet, yeni dünyayı benim yapmaya çalışıyordum. Kendimi bir avcı olarak görüyordum. Ama en büyük yırtıcıların bile, onları avlayabilecek kadar iyi rakipleri vardı. Ben, Ashikaga Shun, asla bir istisna olamazdı.

Ne ağlayan gökyüzüne yenik düştüm, ne de can sıkıcı bir kıpırdanma hissine... Sessiz ve sakince, bulunduğum kabın şeklini alıverdim. Göğüs kafesimin sistematik olarak hareketini saymazsak, cansız bir obje gibi durdum orada. Öylece, boylu boyunca bekledim. Bir şeyleri 'bekleyerek' kendime işkence etmeye de bir son vermiştim. Herhangi bir şey için ümit etmedim, buna gerek yoktu. Her an yepyeni bir şey olacakmış gibi bekleyemezdim, eğer kusursuz bir avcı olmak istiyorduysam. Sadece bulunmam gereken yerde bulunmalı, avımı asla ürkütmemeliydim. Herhangi bir canlıyı, herhangi bir bilgiyi avlayabilecek kadar yakında; ama onların şüphelerinin asla yönelmeyeceği kadar saklı bir karanlıktaydım. Tek yapmam gereken, burada kalmaktan başka bir şey değildi. Rise, Ikke, yada başka bir köylü... Ne fark ederdi ki? Buradaki insanlar bir şeyler biliyordu elbet. İlla ki biri, bana kullanabileceğim ufacık bir açıklık verecekti. Saatler veya günler sürebilirdi, ama doğanın şartları için üzülmemem gerektiği bilincine çoktan sahiptim. En azından, ben öyle olduğunu düşünüyordum. Başka da bir çarem yoktu zaten, o ayrı bir hikaye tabii.

Zaman her zaman yaptığını yaptı, biraz daha ilerledi. Yerinde hiç sabit kalamazdı zaten, bu aynı anda hem bir lanet hem de bir lütuftu bu. Zaman ilerledi ve köy yeniden, tam anlamıyla canlanıverdi. Gecenin yıldıran ışığı altında bitap düşmüş bir köy görünümünden, ölü kabuğundan sıyrılıverdi. Gün ışığı altında oradan oraya gidenler, işlerinin peşinde olanlar ve dahası ile... Eskilerde kalan Shun'un, benim, pekala iyi bildiğim bir köy görünümüne büründü. Elbette burası Ishigakure ile kıyaslanamayacak kadar küçük ve önemsizdi, ama insanlar hala insandı. Aynı paradigmaya hapsolmuş sıradan varlıklar, ne kadar farklı bir kültürde yoğurulmuş olurlarsa olsunlar özleri aynıydı. Ne kadar iç savaşla kavrulan topraklarda soluklansalar da, insan olmaktan da kaçamazlardı ya. Bir oraya ve bir da buraya... Yaşamak, delirmeden yaşamak için bu köyde ne yapmaları gerekiyorlarsa onu yapıyorlarmış gibi duruyorlardı. Bu, benim aradığım türden bir açıklık değildi. Eh, en azından sadece anılara hapsolmuş bir sahne görmek... İlginç bir duyguydu.

Köydeki canlılık, gözlemlediğim evin önünden geçen kitleleri de etkiliyordu. Artık daha çok insan Rise'nin evinin önünden geçip bir yerlere gidiyorlardı. Yalnız... Burada ufak bir garipliği kaçırmadan edememiştim. Sabahın ilk saatlerine nazaran çok daha fazla ergen çocuk ortaya çıkmıştı. Ergen kızlar ve erkekler, oradan oraya doğru; ebeveynleri ne yaparsa, onun tersini yaparcasına salınıyorlardı. Kimisi evin önünden umarsızca geçiyordu, ama bazıları... Benim onları, Rise'nin evini gözlemlediğimi asla bilmeyen oğlan çocukları; eve kaçamak bakışlar atıyor, elleriyle işaret ediyorlardı. Bulunduğum gölgeler içinden bile, onların kahkahalarını yakalayabiliyordum. Kahkahaların durulduğu yerde, sürükleyici bir konuşmanın ilk izlerini yakalıyordum. Dahasını değil... Aradığım şeyin tam olarak bu olup olmadığından emin olamadım, ilk önce. Pek çok şeyin olmasını bekliyordum, ama fısır fısır konuşan oğlanlar gerçekten de beklenmedik bir gelişmeydi. Beklenmedik bir gelişme... Pekala, neden olmasın ki?

Her zaman avlamak istediğimiz şeyi, tam olarak ismini vererek seçemeyiz. Bazı zamanlarda, kötü ve karanlık, önüme düşen şeyden maksimum verimi almalıydım. Nispeten savunmasız, ana babalarının önlerinde konuştuğu her şeyi zihinlerinin bir köşesine hapseden çocuklar da pekala oyunumun bir parçası olabilirlerdi. Ama bulunduğum konum, avımı ele geçirme konusunda elverişsiz bir pozisyondaydı. Bulunduğum yerden çıkmalı ve bir şekilde, çocukların söylediklerine kulak misafirliği yapmalıydım. Tabii bu durum, beni kötü bir pozisyona sokacaktı: tekrar köye dönmüş olmam, köye yepyeni bir yabancının gelmiş olması, şuana kadar ki gizliliğimi açığa çıkartabilirdi. Yirmili yaşlardaki bir gezgin, ne yaparsa yapsın, köy insanı tarafından mutlaka fark edilirdi. Şuan büründüğüm formda ortaya çıkarsam, kendimi kalabalıklar arasında gizleyemezdim. Benim yapmam gereken şey, bir hiç olmaktı. İlk defa, ihtişamdan ve hafızalara kazınmaktan uzaklaşmalıydım.

'Henge no Jutsu!'

Temel shinobi repertuarındaki, sayılı jutsulardan birisini yapmaya koyuldum. Kısa bir el mührü dizisini uygularken, dönüşmek istediğim süreti gözümün önünde canlandırmaya başladım: Ashikaga Giichi, kardeşim. Eğer Giichi burada olsaydı, üç aşağı beş yukarı bu çocuklarla yaşıt olurdu. Sarı saçları ve yeşil gözleri, benden birkaç omuz daha aşağıda, akranları ile ortalama bir boyu ve kilosu vardı. Fazla dikkat çeken bir çocuk değildi, köydeki onlarca piç arasından asla sıyrılamayacak bir görünümü vardı. Hem ayrıca... Giichi'ye ne kadar iyi benzediğimin de pek bir önemi yoktu, çünkü o buradan kilometrelerce ötede Ishigakure'de olmalıydı. Benim tek yapmam gereken, hatırladığım kadarıyla, bu ergen oğlanlardan bir tanesine dönüşmekti. Köylü gözlerin, bir diğerini fark etmemesi işimi görürdü.

'Teishi no Jutsu!'

Mi mührünü devreye sokarak, ikinci jutsumu hayata geçirmek üzere chakramı şekillendirdim. Teishi insanların zihinlerini işgal eder, benim hakkında asla kötü düşünemelerine neden olurdu. Aslında Teishi'yi yapmaya mecbur değildim, mümkün olduğunca bilgi koparmaya çalıştığım çocuklarla iletişime geçmeyi düşünmüyordum. Ama, bir zamanlarda bende ergen bir çocuk olmuştum. Onlardan kaçamayacağım, bir köşede onları öylece dinleyemeyeceğim bir an gelebilirdi. Onların aralarına katılmak için en iyi çözümüm, zihinlerini yönlendirmemden geçiyordu. Bir ergen erkeğin, tanımadığı bir başka ergeni kabul etmesini ancak böyle sağlayabilirdim!

Gerekli her şeyi tamamladıktan sonra, doğru anı bulduğum anda konumumu değiştirmeyi düşünüyordum. Kimsenin bakmadığı bir anda, bulunduğum yerden kalkacak ve köylü halkın arasına karışacaktım. Popülasyonun ve sıradan köylü çocuk görüntümün, elleriyle Rise'nin evini işaret edecek çocukların yanına yaklaşmama yetecek kadar anonimlik vereceğini düşünmüştüm. Çocukları duyabileceğim bir pozisyonda, insanların arasına geçecek ve onlar ne yaparsa (nereye yürürlerse) sesimi çıkarmadan oraya doğru gidecektim. Çocuklar (veya başka birisi) beni fark etmediği sürece, sadece dinlemek ile yetinmeyi planlıyordum. Eğer olaki beni fark ederlerse, Teishi no Jutsu ve 'uzaklardan yeni gelmiş bir çocuk' görünümüme sığınmayı planlıyordum.

Bundan birkaç sene öncesine kadar, bende ergen erkeklerden birisiydim. Ve bir grup oğlanın, elleriyle bir yere işaret edip kıs kıs gülmelerinin sadece bir yada iki açıklaması olabilirdi. Acaba Rise... Herhangi bir çıkarımda bulunmadan, başlarına neyin geleceğinden habersiz çocukların ötmesini bekledim. İşler, beklenenden çok daha farklı gelişiyordu doğrusu. Artık alışmış olmalıydım, ama bir türlü tam olarak kabullenemiyordum doğrusu.
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
User avatar
GM - Naruto
Game Master
Game Master
Posts: 1146
Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by GM - Naruto » July 18th, 2019, 9:57 am

Sırtını verdiğin evden uzattığın başını kısa bir süreliğine geri çekmenin ardından kafanda oluşturduğun plana sadık kalarak Henge no Jutsu ile kardeşin Giichi’nin görünümüne bürünüyorsun. Bunun ardından Teishi no Jutsu’yu aktif hale getirmenin ardından, geriye kalan tek şey olan halkın içine karışmak için saklandığın yerden çıkıyorsun. Bu ana kadar herhangi birinin seni görmediğinden emin olmanın verdiği hisle, Giichi kimliğinle köyün sokaklarında yürümeye başlıyorsun.

Birkaç adımının ardından, daha önce Rise’nin evini işaret etmiş olan dört kişilik bir ergen grubunu gözüne kestirerek, seslerini duymanın mümkün olmadığı bir mesafeden onları takip etmeye başlıyorsun. Bu süre içerisinde, grup içerisinde kısa boylu iki siyah saçlı çocuk, bir adet yaşına oranla normal sayılabilecek boyda sarışın çocuk ve beyaz tenli, koyu mavi saçları olan ve diğerlerinden daha uzun ve yapılı duran çocuğun fiziksel özelliklerini tespit ediyorsun. Ayrıca grup içerisinde neşeli bir havanın olduğu, koyu mavi saçlı çocuğun grubun popüler kişisi bulunduğu ve bu çocuğun da yapısı itibariyle haşarı olarak nitelendirilebilecek bir karaktere sahip olduğu çıkarımlarını da rahatlıkla yapabiliyorsun. Çocukların dışsal etkenleri şu anda pek kafalarına takmadan köyün daha işlek noktalarına doğru yürüdüklerini anladığında, bu gruba onların seslerini de duyabilecek kadar yakınlaşmaya başlıyorsun.

Koyu mavi saçlı çocuğun önderliğindeki grup çeşitli el şakaları ve araya sıkıştırılan argo kelimeler ile senin için havadan sudan sayılacak kadar önemsiz konularda sohbet ediyorlar. Konuşmalar sırasında koyu mavi saçları olan çocuğun adının Teiji, sarışın çocuğu adının Jun, siyah saçlı çocukların adlarının ise Yuki ve Shogo olduğunu öğrenmiş bulunuyorsun. Grup içerisinde daha çok Teiji ve Jun konuşurken, Yuki ve Shogo üzerinden yapılan şakaların dozunun bir hayli fazla olduğunu görüyorsun. Ancak Yuki ve Shogo bu şakalardan pek de rahatsız oluyormuş gibi bir izlenim yaratmıyor sende. Hatta çoğu şakaya çekingen gülüşlerle eşlik ettiklerini fark etmen zor olmuyor. Bu sıralarda ise, Yuki ve Shogo üzerinden yapılan şakaların “kamışa su yürümesi, çavuşu tokatlamak” gibi temalarda olması, grubun yaşlarına uygun hareket ettiklerini de sana anlatmaya yetiyor. Bu şakalar kısa bir süre devam ederken Jun’un da henüz “milli” olmadığı bilgisini paylaşmasının ardından Teiji’nin koca kahkahaları ve Jun’a bu konuda yardımcı olacağını söylemesi konuşmanın gidişatını şekillendiriyor. Ancak Teiji bu anlarda sana aklından geçen gizemlerden birini çözecek cümleleri de sarf ediyor. Teiji, duyulmasından çekindiği bir ses tonuyla, Jun’u Rise’ye götürebileceğini ama bunun için bir miktar para toplaması gerektiğini söylemesinin ardından, aynı şeyi Yuki ve Shogo için de yapabileceğini isim vermeden belirtiyor. Ne var ki bu sözleri duymak için gruba haddinden fazla yaklaşmış olman nedeniyle, Teiji kafasını hafifçe arkasına çevirdiğinde seninle göz göze geliyor. Durumdan hiç de memnun görünmeyen Teiji, ekşiyen suratıyla olduğu yerde dururken, gruptaki diğer kişiler de onunla beraber durduktan sonra yüzlerini sana dönüyorlar.

Teiji sana doğru bir adım atmasının ardından çatmış olduğu kaşlarıyla “Hoi piç kurusu! Seni buralarda daha önce gördüğümü hatırlamıyorum! Sen bizi mi dinliyorsun?” diyor. Sözleri ardındaki üç ergenle beraber tehditkar bir hava yaratırken, Teiji’nin damarlarındaki kanın deli aktığını ve sadece uçkuruna yönelik bir kan akışının olmadığını anlayabiliyorsun. Diğer bir deyişle, Teiji’nin sergilediği tavrın “birader bana mı baktın” diyerek kavga çıkarmak tadında olduğunu söylemek mümkün.
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 31
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by Ashikaga Shun » July 18th, 2019, 4:59 pm

Ashikaga Giichi!

Onu tekrar göreceğimi, kendimde 'ondan' bir şeyler bulacağımı hiç düşünmemiştim. Ama şimdi, tüm olasılıksız şeylerin gerçekleştiği bir dünyada, kardeşimin suretini üzerimde taşıyordum. Onun suratını, kısa bir süre için miras almıştım. Hatta onun kişiliğini de, kopyalayabildiğim kadar kopyalayacaktım. Giichi'nin ilk defa bir işe yaradığına şahitlik etmek çok eğlenceliydi aslında. Eğer bunu ona söyleyecek fırsatım olursa, bundan kesinlikle çok memnun olurdu. Her zaman ne kadar işe yaramaz olduğunu söylerdik kardeşime, onun adına güzel bir değişiklik olurdu.

Henge'nin etkisiyle birlikte, beni ben yapan tüm fiziksel yapı taşlarım değişivermişti. Artık daha açık tonlarda sarışındım mesela, yeşil gözlerim; çekingen ve hatta yer yer korkak sayılabilecek yüz ifademin önemli parçaları halini almıştı. Orijinal boyumdan, bir hatta iki omuz boyutunda daha kısaydım. Savunmasız görünüyordum, ve çok daha naif... Amaç da buydu zaten. Giichi'yi, yıllar sonra tekrar hatırlamak gibi bir gayem olmamıştı. Yine de, olduğumu düşündüğüm suret; görmeyi beklemediğim bir yüz, iyi hissettirmişti. Ki ilginçtir ki, ben kardeşimi seven bir insan bile değildim.

Tünediğim konumdan, avını gözlerine kestirmiş bir şahin edasıyla fırlayıverdim. Kendimi, köyün insanlarının arasına atıverdim. Onlar ne yapıyorlarsa, manavdan nasıl meyveler alacaklarına karar veriyorlarsa; birbirleriyle neler fısıldaşıyorlar ve dükkanların camından içeride neye bakıyor olurlarsa olsunlar... Ben de hemen arkalarında duruyor, onların davranışlarını taklit ediyordum. Bir manav sırasının hemen ardında, sıra halinde yürüyen insanların peşinde, köylü yaşantısının bir parçası olmaya çalışıyordum. Dikkatli bir şekilde izlenmediğim sürece, sıradan köylülerin bir parçasıymışım gibi görüneceğimden emindim. Hele hele bir ergen çocuğunun, hiçbir averaj farklılığa sahip olmayan bir ufaklığın, gündelik yaşam içinde sonsuz bir anonimliğe sahip olmalıydı.

Yaptığım sessizlik ve hareketsizlik yeminini bozduysam da, avlanmaya duyduğum açlık hissinden bir gram dahi kaybetmemiştim. Artık odağım, Rise'nin evinden çıkmıştı. Bakışlarım, bir grup ergen çocuğunun etrafında kümelenmişti. Bu veletler bir şeyler biliyordu, benim bilmediğim bir şeyler! Yeni aldığım formum ve çoktan, benimle iletişime geçecek zavallık insanları ağına yakalamayı bekleyen, jutsum ile birlikte hazırdım. Tek yapmam gereken, sadece onları duyabilecek kadar yaklaşmaktı. Ama fark edilmemeliydim, en azından onların neler konuştuğunu öğrenene kadar olmazdı. Sadece, tek bir adım daha atsam... Bir adım daha sonra, onları duyabilecek kadar yakında olacaktım!

Dört çocuktan oluşan bir arkadaş grubuydu bu. Ve her ergen grubunda kolaylıkla görülebilecek tonlamalara, kalıplaşmış figürlere sahip bir gruptu bu. Her şeyden önce, diğerlerinden daha iriyarı ve 'farklı' görünen bir çocuk vardı. Grubu takip ettikçe, bu çocuğun isminin Teiji olduğunu öğrenmiştim. Sahibi olduğu arkadaş grubunun alfasıydı, popüler ve olmak istenen kabadayısı. Herhalde bu grup nasıl bir bok yerse yesin, hemen hemen her şey Teiji'nin başının altından çıkıyor olmalıydı. Hemen ardından gelen isim ise, Jun isminde bir çocuktu. Yine diğerlerinden 'bir kademe' daha farklı görünen, sarışın bu çocuk, Teiji'nin sağ kolu gibi bir şeydi. Yaşına göre ortalama bir boya ve kesinlikle, isimlerinin Yuki ve Shogo olduğunu öğreneceğim çocuklara kıyasla daha insan gibi davranılan bir oğlandı. Yuki ve Shogo o kadar beta çocuklardı ki, sıradan görünümleri bile normalden daha zavallı görünür olmuştu. Grupta kabadayılık taslanan ve ilginç bir şekilde, bundan pekala bir keyif alan veletlerdi bunlar da. Teiji'nin önderliğinde, daha işlek noktalara doğru hareketlendikleri anda, ekibi uzaktan izleme fikrinden vazgeçiverdim. Onları analiz etmek yerine, konuşmalarının bir parçası olabilmek adına hareketlendim.

Daha fazla insan, benim arkalarına gizlenebileceğim daha fazla kukla anlamına geliyordu. Bu kuklaları, insanların yarattığı gölgeleri kullanarak, grubu dinleyebileceğim bir yakınlığa kadar gelmeyi başardım. Bu, nispeten ifşa edilme tehlikesi barındıran girişim, başlangıçta çok da karlı değilmiş gibi duruyordu. Bu veletler beni, bir süre için, onların ergen muhabbetlerine maruz bırakıyorlardı. Her zaman aşırıya kaçan argo, el hareketleri, birbirini ezerek 'erkekliğini' daha yüksek tonlardan belli etme!.. Böyle şeyleri arkamda bırakalı çok olmuştu, ama tabii ki bu çocuklar daha yolun başlarındaydı. Her şeyde öyleydi... Grubun konuşmaları bir noktada, gittikçe daha belden altı bir noktaya evrilivermişti. Hiç şaşırtıcı değildi, hele tanrının unuttuğu bir köyde, hiç. Çocukların bu konudaki konuşması koyulaşırken, aradığım cevaplara yaklaşıyormuş gibi hissediyordum. Onlara, daha da yaklaştım. Ağızlarından çıkacak hiçbir cümleyi kaçırmak istemiyordum. Rise ismi, Teiji'nin dudaklarından döküldüğünde, artık neredeyse tedbirimi elden bırakmış olmalıydım.

'Eğer yeterince para toplarsam, işini halletmek için seni Rise'ye götürücem!'

Öğrendiğim bu yeni bilgi kırıntısı, oldukça kısa ve nispeten önemsiz görünmesine rağmen, şuana değin yaşadığımı düşündüğüm her şeyi temelden etkiliyordu. Demek beni evine buyur eden, bana çay yapan ve Tsuneboshi'den bahsettiğim anda tüm o misafirperverliğini kaybeden kadın; Rise, aslında bedenini köydeki çocuklara satıyordu, ha? Şuana kadar bildiğim, sandığım, tatlı(?) ev sahibem ile yaşadığım anıları gözlerimin önünde tekrar canlandırdım. Ben gerçek suretimi, kalbimde yatan arzuyu açığa vurduğum zaman, benimle sadece Ikke konuşabilmişti. Rise ise, suratını yere gömmüş ve sanki benden bir şeyler bulaşacakmış gibi varlığımı reddetmişti. Acaba o zaman gördüğüm yaşanmışlık, bu olabilir miydi? Kocam olarak bana tanıttığı Ikke, kadının kendi vücudunu sattığından haberdar mıydı? Yoksa Ekiken biliyordu ama söylemiyor muydu? Bir kocanın gözlerinden kaçardı da, genç bir adam yakalayamaz mıydı bunları? Ama tüm bunlar bir yana, çok sıradan bir aile izlenimini almıştım onlardan. Ve pekala her aile gibi, sırlarla doluydular.

'Beni evine zor durumda kaldığımı sandığı için mi almıştı, yoksa kocası gidince onu becermeme izin vereceği için mi?'

Yalnız, bu bilgiyi öğrenmenin karşılığında artık kendi anonimliğimi tamamen bir köşeye bırakmıştım. Teiji'nin ağzından çıkan son sözcükleri yakalayabilmek adına, ona fazla yaklaşmıştım. Bir anda kafasını bana doğru çevirdiğinde, göz göze gelmiştik. Belki de kendini çok havalı sanan bu çocuk, konu bir fahişeyi becermek olduğu zaman, hiçbir yabancının onu duymasını istemeyeceği kadar utanıyordu. Ama daha basit bir açıklaması daha vardı tabii: bu köyün oğlanı, şu güne değin asla görmediği bir fareyi iş üstüne yakalamıştı! Tabii ki sinirlenecek ve derhal harekete geçecekti. Teiji'de kendisinden beklendiği gibi, fazla düşünmeden harekete geçmişti. Tamamen kavgaya tutuşmak için, ufacık bir bahane dahi arıyormuş gibi görünüyordu. Ben ise, Giichi'nin görünümündeki bir velet olarak, ona bu bahaneyi vermemeye kararlıydım.

"Gomennasai. Niyetim sizi dinlemek değildi." Çocuğun haşin tavrına karşılık, mahçup ve yatıştıran bir ifadeye bürünmüştüm. Benimle sosyal interaksiyona giren bu çocukların, özellikle de Teishi'nin, söylediğim her şeyi daha pozitif algılayacaklarını umuyordum. Dakikalar önce üzerime kondurduğum Genjutsu, her şey kusursuz gittiği takdirde çocukların zihnindeki negatif düşünceleri yavaşça yiyip bitireceklerdi. Teishi no Jutsu'dan maksimum verimi alabilmek için, mümkün olduğu kadar uzun süre boyunca onlarla iletişimde kalmalıydım. Bunun bilinci ile, Teishi'nin bana bir hamle yapmasına 'mümkün olduğunca' izin vermeden; konuşmamı bölmeden devam edecektim:

"Evet beni daha önce görmüş olamazsın, civar köylerden yeni geldim buraya. Adım Giichi. Köydeki en havalı arkadaş grubunu görünce, peşlerine takılmak istedim. Belki tanışabilecek bir fırsatımız olur diye düşündüydüm, hata etmişim." Grubun diğer üyelerini gözden geçirdiğim zaman, benim üzerime 'geçirdiğim' karakterin daha çok 'Jun' isimli çocuğa benzemesi gerekiyordu. Ne tamamen silik bir tip olmalıydım, ne de grubun alfası Teiji'yi kendini tehdit edilmiş hissettirecek kadar baskın... Ağzımdan çıkan sözcükler, kusursuz yetiştirilmiş bir asilzade kadar iyi olmamalıydı. Aksine, diksiyonumu bozacak ve daha çok bu köylü çocuklar gibi konuşmaya çalışacaktım. Teiji'nin agresifliğine karşı en ufak bir korku belirtisi göstermediysem de, Genjutsum aktif olsa bile, benim de onlardan biriymişim gibi bir sokak çocuğunun formunu almalıydım.

"Daha iyi bir başlangıç yapmaya ne dersiniz? Senin kadar olmasam da..." Hafifçe bir duralayıp, Teiji'ye ufak bir bakış attım. Aptal bir ergenin egosunu yükseltmek iyi bir fikir olmayabilirdi. Fazla gaza gelirse... Bir avuç yeni yetme çocuğa karşı ne kadar sabırlı kalabileceğimden çok emin değildim doğrusunu söylemek gerekirse. Ama şuan için, çocuğun benden hoşlanmasını sağlamak adına, alınması gereken bir riskti bu. "...ben de kıyak bir çocuğumdur! Meselaaa, aranızdaki şu 'meselede' size yardım edebileceğimden eminim. Hem bende, köydeki yeni 'yerleri' görmüş olurdum." Eğer şuana kadar çocukların aklını çelebildiğime dair işaret alırsam, konuşmamın sonunda pis pis sırıtmayı ihmal etmeyecektim. İnanın bana, ben de sizin kadar ergen bir çocuğum diye bundan başka nasıl seslenebilirdim ki?

Başka bir bilgiye erişmek, farklı zihinlerden bilgiyi koparabilmek adına... Yepyeni bir forma bürünmüştüm. Elimde değildi bu. Ne kadar baskı altında kalırsam kalayım, ahtapot misali, ortama uyum sağlayabiliyordum. Şuan için ise, tekrardan beni Rise'nin evine sokacak olan bu dört gerizekalıydı. Ana babalarının asla yeterince ilgilenmediği, fakat onların ağızlarından çıkan her şeyi zihinlerine kaybeden bu oğlan çocuklarının işime yarayabileceğine gönülden inanıyordum. Belki ana babalarının 'Tsuneboshi' hakkındaki sohbetlerinden bahsedelerdi bana. Yada belki, Rise'nin aslında kim olduğundan...

Kasıtlı olarak onlara, gitmek istedikleri 'kadına' götürecek paramın olmasından söz etmemiştim; sadece ima etmekle yetinmiştim. Yani onların bakış açısından, Giichi'yi dövüp parasını almaya çalışmak daha kolay olurdu herhalde. Bunun yerine, kesinlikle 'yardım' edebileceğimi söylemiştim. En kötü seneryoda, grubun alfasını ikna edemesydim bile, alttan alta onu 'milli' yapabileceğimi inandırdığım(?) Jun'un aklına gireceğimden şüphem yoktu. Ama sonuca giden yolda olduğumdan emindim. İlla çocukların beni Rise'ye kadar götürmesine gerek bile yoktu, sadece açgözlü davranıyordum doğrusu. Yani bu veletlerin nasıl göründüklerine, isimlerine ve üç aşağı beş yukarı kişiliklerine hakim olmuştum. Onlardan birisinin kılığına girip, tekrardan Rise'nin evine gitmem kaç dakikamı alırdı ki? Ama hayır, şuan için açgözlü davranmayı karşılayabilirdim. Bu çocukların zihnindeki bilgi kırıntılarının, sadece Rise'nin fahişelik yapmasıyla sınırlı kalmadığı konusunda -feci derecede inandırıcı- bir fikir edinivermiştim çünkü.
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
User avatar
GM - Naruto
Game Master
Game Master
Posts: 1146
Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by GM - Naruto » July 20th, 2019, 7:57 am

Teiji'nin tehditkar bakışları altında yeni kişiliğin ile çırılçıplak dururken, Teishi no Jutsu'nun sağladığı avantajı da kullanabilmek ümidiyle konuşmana başlıyorsun. Bir özürle yaptığın giriş, Teiji'nin göğsünün içten içe kabarmasına neden oluyor. Karşısındaki kişiyi tek bir cümleyle sindirebildiğini düşünmüş gibi yüzüne yapışan gururlu ifade, Teiji'nin grup içerisindeki baskınlığını tescillerken, grubun geri kalanı takındıkları sıradan bir yüz ifadesiyle dinliyorlar seni. Aralarında konuştukları konunun mahremiyeti noktasında çekinceleri olduğunu belli eden bu sıradan yüz ifadelerine kıyasla Teiji'nin suratındaki ifade herhangi bir utangaçlık barındırmıyor. Kimsenin konuşmanı bölmemesi için sözlerine ara vermeden devam ettiğin sırada, civar köylerden buraya geldiğini belirttiğin anda, tüm grup üyelerinin yüzlerindeki değişikliği rahatlıkla görebiliyorsun. Teishi no Jutsu'ya rağmen, söylediğin sözlerinn karşı tarafındaki ergenler tarafından inandırıcı bulunmadığı yönünde aldığın sinyaller, sana cümlelerinin içerisinde ters duran kelimeler olduğunu söylüyor. Ancak buna rağmen, ergenlerin bu bilgi karşısında tereddütte kaldıklarını ve söylediklerine karşı verecek tepkilerini tam anlamıyla kestiremediklerini görebiliyorsun. Öte yandan, bu cümlelerinle birlikte Yuki ve Shogo'nun üzerindeki baskının daha da artmış olduğunu ve seninle konuşmaya devam etmek istemediklerini, mümkün olması halinde bir an önce buradan çekip gitmek istediklerini sezebiliyorsun.

Yaşanan bu olumsuz havaya rağmen, Teiji önderliğindeki grup senin konuşmanı dinlemeye devam ediyor. Teishi no Jutsu'nun aktif olmadığı bir düzlemde, muhtemelen Teiji'nin çoktan konuşmanı kesmesi ve belki de sana saldırması beklenirken, jutsunun da etkisiyle sözlerin dinlenmeye devam ediyor. Ortaya saçtığın ufak övgü cümlesi ve ardından konu hakkında yardımcı olabileceğin yönelik cümleler kuşkusuz ki Teiji tarafından ilgi çekici bulunuyor. Ancak bir önceki cümlen nedeniyle grubun içine düştüğü durumdan çıkması çok da kolay olacakmış gibi durmuyor.

Gruptaki her bir çocuk seni tepeden tırnağa, olabildiğince detaylı bir şekilde inceliyor tüm konuşmaların sıradasında. Yuki ve Shogo çoktan üzerindeki ilgisini kaybetmiş gibi dururken, Jun da arafta kalmış bakışlarla seni izliyor. Bu noktada konuşmaya veya herhangi bir aksiyona devam edebileceğin tek şahıs Teiji olarak karşında dururken, onun da şüpheci ancak konuşmaya isterik tavırlarını anlayabiliyorsun. Tüm konuşmaların sonlandığında, Teiji baştan aşağı bir kez daha seni süzdükten sonra o kilit soruları soruyor sana: "Hangi köyden geldin? Köyünün adı ne?"

Teiji sorduğu bu kısa ve net soruların ardından tamamen gardını almış bir şekilde bakışlarını gözlerinin içine dikiyor. Karşındakinin bir ergen değil de, bir shinobi olması durumunda, bu türden bakışların, alınan cevaba göre saldırıya geçileceği veya yelkenlerin indirileceği anlamını taşıdığını rahatlıkla anlayabiliyorsun. Teiji için ise, konuşmaya devam edileceği veya edilmeyeceği ve hatta duruma göre duyduğu şüphe nazarında etraftaki büyük kişilerden bağırarak yardım isteyebileceği gibi olası sonuçları önceden görebiliyorsun. Ayrıca bildiğin bir diğer şey ise, konuşmanı Teishi no Jutsu ile desteklemeden yapmış olman halinde, Teiji ile aranızda geçen konuşmanın çoktan sonlanmış olacağıydı.
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 31
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by Ashikaga Shun » July 20th, 2019, 12:46 pm

Sarf ettiğim sözcükler çocukların gerçek suretlerini ifşa etmeye başlamıştı. İşittikleri her bir kelimeye verdikleri tepki, suratlarının altında yatan zihnin nasıl çalıştığı hakkında ipuçları barındırıyordu. Hayatta kendimi ancak, kitleler tarafından izlenirken güvende hissediyordum. Bırakın metreleri, kilometreler cinsinden ölçülebilecek bir 'güvenli alana' sahiptim. Bu alanın içindeki insanların bakışları altında var oluyor, en önemsiz ruhun bile benden daha fazla önem arz etmesine müsaade etmiyordum/edemiyordum. Kitlemin kim olduğunu umursamayı bırakalı uzun süre olmuştu. Bundan saatler önce görünürde basit olan bir ailenin odak noktasıyken, şimdi ise köylü çocuklarının gözleri önündeydim. Ve... Bundan mutluydum. Şuan için onların gözlerindeki en 'önemli' tehdit olmam bile, kendimi keyifte hissettiriyordu.

Çocukların bana verdiği dikkati ve önemi, asla düşürüp kırmadan; hayal kırıklığına uğratmadan, ben de onlara gösteriyordum. Her bir sözcüğümün delip geçtiği suratlarını dikkatlice inceliyordum. Mesela, besbelli müstehcen bir şeye atıfta bulunduğumda neredeyse hepsinin yüzleri kızarmıştı. Teiji dışında... Bu köy için biçilmiş kaftan olan Teiji, doğuştan liderdi. Ona sarf ettiğim özür ile koltukları kabarmış, toplum tarafından onaylanmış 'gücü' ile iftihar ediyormuş gibi bir mimik yapmıştı. Geri kalanlar ise, çok daha silik tiplerdi doğrusu. Onları ikna etmem gerekmiyordu, onları ikna edecek olan Teiji'den başkası değildi. Grubun alfasını kafaladığım anda, diğer çocukların da zihnini ele geçirebileceğimden emin olmuştum. Bunun bilinci ile, daha çok Teiji'ye oynayan bir konuşmayı sürdürdüm.

Ne var ki, dikkatle süzdüğüm suratlar giderek daha da ekşiyordu. Besbelli, nereden geldiğim hakkında söylediğim bir sözün hemen ardından, yaratmaya çalıştığım büyü(?) bozuluvermişti. Zihinlerindeki negatif duyguyu yavaşça tüketen Genjutsum bile, çocukların aklındaki olası tereddütü yeterince hızlı sindirememişti. Hatta durum o kadar fenaydı ki, isimlerini Yuki ve Shogo olarak bildiğim veletler, eğer liderlerinin(?) emri altında olmasalardı çoktan gideceklermiş gibi duruyordu. 'Kendi kendini hayal kırıklığına uğratmaktan sıkılmadın mı artık?' Besbelli bir hata yapmıştım. Kafalarının arkasındaki fısıltım, onları dilediğim yöne doğru itecek kadar cazip olmamıştı. Olduğumu düşündüğüm 'şeyin' asla yapmaması gereken, bir hataydı bu!

Sorun şuydu ki, 'civar köylerden' gelmiş olmamın çok olasılık dışı bir şey olmadığını düşünmüştüm. Tsuneboshi buraya yakın bir bölge, ama her şeye rağmen, fısıltılar diyarlar boyunca ilerlemişti. Pekala, buraya birkaç haftalık mesafeden gelmiş olabilirdim. Ama gördüğüm tepkiye bakılacak olursa... Bu çocuklar bile, Tsuneboshi'nin lanetini duymuş olmalıydı. Herhalde o yüzden bana inanmamışlardı. Yitip gitmiş bir köyden, bir lanetin ortasından çıkıp gelemezdim ya! Çocukların da, aynı ana babaları gibi, Tsuneboshi'den ve civarda olup bitenden haberdar olduğunu hesaplamam gerekirdi. Ama yine de... Her şey bitmiş değildi. Kendi kendime kızmak yerine, girdiğim çukurdan çıkmanın bir yolunu bulmalıydım.

Bende, söylemeyi planladığım şeylere hız kesmeden devam ettim. Hala onların aklını çelebilirdim, hala onlar için değerli olabilirdim. Bir noktada, haklıydım da. Kazanmam gereken tek çocuk, Teiji, söylediklerimi dinlemeye devam ediyordu. Sadece bir imadan öte olmasada, besbelli ortada olan bir övgüye ve hemen ardından gelen ahlaksız(?) teklifime karşılık çocuğun yüzünde bir istek parıltısı meydana gelmişti. Çok bir şey değildi, ama hiç yoktan iyiydi. Bu durum, bana ne kadar 'kötü' bir durumda olduğum hakkında bilgi veriyordu. Zira Teishi no Jutsu etkisi altında yaptığım konuşma bile, bir yere kadar işe yarıyordu. Eğer bu kadar iyi Genjutsu yapamasaydım, beni izleyen kitlemi çoktan kaybetmiş olacaktım. Bu çıkarımla, olayın ciddiyetini (sanki daha fazla yapabilirmişim gibi) bir kere daha fark etmeme yol açmıştı.

Fakat ben ne dersem, ne demiş olursam olayım... Teiji'nin ağzından o soruların dökülmesine engel olamamıştım: 'Hangi köyden geldin?' Teiji, önümde, avının en ufak açığında saldırıya geçmeyi planlayan bir yırtıcı gibi duruyordu. Biraz benim gerçek suretimi andırıyordu; biraz da, tüm o shinobi görevleri boyunca karşılaştığım rakiplerimi. Diğer çocuklarda, Teiji'yle bir olmuş, bakışlarıyla her bir santimimi dikkatlice inceliyorlardı. Sanki, içimden koca bir yaratığın çıkıp onları yutmalarını bekliyorlardı. Sanki, ağzımdan çıkacak yanlış bir fısıltıda, avazları çıktığı kadar yardım çağıracaklarmış gibi. Bu çocuklara, inanacakları somut bir 'şey' vermem gerekiyor gibi hissediyordum. Ama, hangi köyden geldiğimin doğru bir cevabı var mıydı? Nasıl bir cevap versem bu çocuklar memnun olacaktı bilmiyordum bile. Bu yüzden, risk almalıydım. Her şeyi ya kazanacak, ya da kaybedecektim. Daha azına razı olmamak adına, risk almayı aklıma koydum.

En iyi yalan, iki doğrunun arasında olandı. Ve bu nedenle, onlara 'gerçekten' doğruları söylemeye karar verdim. Rahatlayacak, doğru bildiğim şeye en yakın bir şekilde konuşmaya çalışacaktım. Sanki demin bir şey olmamış gibi, doğrularla dolu bir konuşma yapacaktım. Konuşmamın boşlukları ise, yalanlar ile doldurulacaktı!

"Eğer nerede doğduğumu soruyorsan, anam bana küçükken bir ninja köyünde doğduğumu söylemişti. İsmi Amegakure'ymiş, belki bilirsiniz ama ben hiç görmedim. Kami-sama korusun, köydeki uğursuz tipler isyan edince, anam beni kaptığı gibi köyden kaçmış. O günden beridir, köy köy gezip beladan uzak durmaya çalışıyorum. Yaşıma aldanmayıp iş verirlerse çalışıyorum, kovalarlarsa başka köye gidiyorum."

İçinde bulunduğum çıkmaza rağmen, konuşmam olabildiğince akıcı ve rahat gerçekleşecekti. Aslında hep bildiğim, yaşadığım şeyleri anlatıyordum çocuklara. Bir ninja köyünde doğmuştum, ama ismi Ishigakure'ydi. İsyan eden uğursuz tip bendim ve gerçekten de köy köy gezip beladan uzak durmaya çalışıyordum. Çocukların, gerçekten de istedikleri doğruları veriyorum. Fakat bu hayatta her şeyde olduğu gibi, bir miktar çarpıtılmış doğrulardı. Verdiğim detaylara hakimdim. Bana bunları sorması, yada daha fazla gerilmeleri durumuna karşı hazır bir şekilde bekliyordum. Eğer kasıtlı olarak çarpıtılmış bir şekilde verdiğim 'nerede doğduğum' bilgilerinden sıkıldıklarını görürsem, bana daha da fazla inanmamaya başladıklarını hissedersem... Bu 'Amegakure' konuşmasını kesecek ve direkt, nereden geldiğimi anlatmaya başlayacaktım. Eğer böyle bir ibare görmez isem, tüm Amegakure konuşmasını olduğu gibi yapacak ve ardından nereden geldiğimden bahsedecektim.

"Eğer nereden köyünüze rastgeldiğimi soruyorsan, tam olarak o yönden..." diyecek ve elimle, bu köye girdiğim ilk giriş pozisyonunu işaret edecektim. Hesaplamalarımda yanılmıyorsam, Tsuneboshi gösterdiğim geliş yönünün tamamen zıttında yer alıyordu. Bana tarif edildiğine göre, bu köyün Tsuneboshi bu köyün ilerisinde yaklaşık bir saatlik mesafedeydi. Ben ise çocuklara zıt bir yönü gösterip, konuşmaya devam edecektim. "Uzun süre ormanın içinde yürüdüm, kaybolduğumu falan düşündüm. Sonra bir göl gördüm bööle kocaman, boş evler falan vardı çevresinde. Ondan sonrada dualarım kabul oldu, çabucak burayı buldum işte. Şuan çalışmaya ihtiyacım olmadığı için aylaklık ediyom. Eee, siz matrak çocuklarlara 'yardım' edersem birlikte 'takılır' mıyız?"

Soluklandım. Çok hızlı konuşmasam da, kitlemin aniden fikir değiştirebileceğinin bilincinde, yavaş denilemeyecek bir tonda (sokak ağzıyla) konuşuvermiştim. Şaşkın, köylü kurnazı denilebilecek bir ifadede anlattığım şeylerin ardından bu bakışı sürdürecektim. Mümkün olduğunca, demin çam devirdiğimin bilincinde 'değilmişim' gibi davranmayı planlıyordum. Sanki... Aptal bir sokak çocuğu, deminden beri kerhanenin adresini soruyormuş gibi! Her şey çok iyi bir yalandı, ama yine de emin olamıyordum. Bu yüzden, tüm konuşmam boyunca, yolculuğa ilk çıktığım lokasyonun / bölgenin ismini hatırlamaya çalışacaktım. Acil bir durumda, gerzek çocuklardan birinin vereceği kötü bir tepkide, becerebiliyorsam Tsuneboshi söylentilerini duyduğum bu ilk bölgenin adını verecektim yüksek sesle. Ama şuan için o kadar çaresiz değildim. Tüm o yaptığım tatlı konuşmanın ve bana evet derlerse kazanacakları Rise'nin bal dudaklarının(?) işe yaramasını umdum.

Bal dudaklar mı, hadi ama şaka yapıyor olmalısın! Artık sadece kaçağım, midesiz değil.
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
User avatar
GM - Naruto
Game Master
Game Master
Posts: 1146
Joined: August 25th, 2018, 6:19 pm

Re: [Ashikaga Shun] Kimsesiz Diyarın Hükümdarları

Post by GM - Naruto » July 23rd, 2019, 2:42 pm

Üzerinde yoğunlaşan şüpheci bakışlar, senin ağzından çıkacak kelimelere göre kaderini belirleyecek gibi görünürken, hikayeni anlatmaya başlıyorsun. Amegakureli olduğunu söylemenin ardından Yuki ve Shogo’nun hayranlıkla çekingenlik arasında gelip giden yüz hatlarını yakalasan da Jun ve Teiji’nin yüz ifadesinde pek bir değişiklik sezemiyorsun. İlk cümlelerin ardından ortaya çıkan kısa sessizlikte ise Teishi no Jutsu’nun bu aşamada sorunsuz bir şekilde işlevini yerine getirdiğini düşünüyorsun. Devam eden konuşman, grupta aynı dikkatle dinlenirken, aklının bir ucunda olası bir köy ismi sorulması ihtimali dönüp duruyor. Ancak konuşman sonlandığında Teiji’nin bakışları pek dostane görünmese de, gruptaki diğerlerinin senin hakkındaki tüm olumsuz düşünceleri ortadan kalkmış gibi görünüyor. Ne var ki, Teiji’nin yarattığı havadan dolayı içlerinden bir tanesi bile çıkıp sana el uzatmıyor. Bu aşamada Teiji bakışlarını biraz daha keskinleştirirken “Buraya çok uğrayan olmaz aslında. Gelenler de Tsuneboshi’nin Laneti’ni araştırmak için gelir. Sonra kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırarak evlerine dönerler. Tabi dönebilirlerse...” diyor. Tam bu sırada Shogo cansiperane kendini öne atarak “Teiji-san, o bir yabancı! Tsuneboshi’den bahsetmemeliyiz.” diyor, sanki burada değilmişsin gibi. Teiji onu eliyle hafifçe yanına ittirirken “Buraya kadar geldiğine göre Tsuneboshi’yi bilmeme ihtimali yok Shogo! Ama orası ufak bir velet için fazla büyük gelir, o yüzden sıkıntı yapma!” diyor, bariz bir şekilde seni küçümseyerek. Yine de, Teiji’nin tüm bu cümlelerine rağmen, üzerindeki şüpheleri atmadığından emin olabiliyorsun. Teishi no Jutsu’nun etkisinin Teiji’ye de sirayet ettiği noktasında hiçbir şüphen bulunmasa da, söz konusu olan Tsuneboshi ve yabancılar olunca, Teiji’nin temkinli ve şüpheci yaklaştığını kavrayabiliyorsun.

Bu konuşmaların ardından Teiji bir kez daha söze girerek “Bize nasıl yardım edeceksin bakalım? Aylaklık yaptığına ve çalışmaya ihtiyacın olmadığını söylediğine göre iyi paran vardır. Bizi o kadar dinlediğine göre neyden bahsettiğimiz de biliyorsundur. Kişi başı 1000 ryo desek… 5000 ryo verirsen, bizimle takılabilirsin.” diyor. Teiji’nin bu sözleri parıldayan gözlerinin eşliğinde ağzından dökülürken, Jun’un da hevesinin kabardığını söylemek mümkün görünüyor. Ancak Yuki ve Shogo halen daha senin varlığınla ne mutlu ne de mutsuz bir tavır takınıyor. Buna karşın Tsuneboshi’nin lafının geçmesi, ikisinin de biraz tırsmasına neden olmuş gibi duruyor.
Bu hesaba atılan PM'ler kontrol edilmemektedir.
Post Reply

Return to “Yağmur Ülkesi”