Zamandan Düşen Gölge

Post Reply
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 71
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Zamandan Düşen Gölge

Post by Ashikaga Shun » August 21st, 2019, 6:42 am

Image

尾行



Hayat kibar değildi. Ondan en son bunu bekleyen kimseler, yitmişti. En son kibarlığın kubbesi altında barınmış olanların hiçbirisi artık yaşamıyordu. Tarih efsaneye dönüşmüştü, efsane de mite... Bir zamanlar anlamı olan değerler, artık sadece satır aralarında muktedirlerdi. Günümüz insanları yaşamanın daha iyi ve verimli bir yolunu bulmuştu. Herhangi bir duygu beslemeye, ince düşünmeye ve insan zihninin kapılarının ötesinde bir hayal gücüne ihtiyaç duymazdı; şu sözü edilen 'yol.' Sefahat bize gerekli olan tek erdemdi. Payemiz ne olursa olsun, o yoldan şaşmamalıydık. Gerekirse de,

...öldürmeliydik!

Ama zaten... Şöyle bir düşünecek olursak, size kimse böyle bir teminat vermedi. Hayat acımasız ve kana susamış bir demir kadar soğuk bir yer. Onun ne denli karanlık ve derin olduğunu asla hissetmezsiniz. Daha önce hiç dışarı çıkmadınız ki?! Hayatın dışında, zamanın ve mekanın; olgunun ve benliğin dışında bir şey deneyimlemediniz ki! Hissettiğiniz boşluk, hep 'o'ydu. Daha melankolik olduğunuz, nedensiz bir şekilde öfkeli veya üzgün olduğunuz anları hatırlayın. Herhangi bir bardağın yere çarpıp binlerce parçaya ayrılmasının, sizin ruhunuza tesir ettiği zamanları... İşte o, siz onun içinde yaşıyorsunuz. Bazı zamanlar, kendi benliğiniz ve acımasız yaşam arasındaki perde zayıflıyor. Ve gerçeği, tüm çirkinliği ile gördüğünüz için ürküyorsunuz.

Alışıyorsunuz elbet. Bir noktadan sonra... Zaten içinde olduğunuz bir kabın ısınmaya başladığını ve en sonunda sizi pişireceğini öngöremezsiniz. Size kızamıyorum, çarklının bir parçasısınız. Aynı benim gibi, aynı Kaname gibi... Anneniz ve babanız da bundan muzdaripti, siz ve sizin torunlarınız da olacak. Eğer soyunuz devam etmesi gerekecek kadar kudretliyse, sizin torununuzun torunu da bunu hissedecek. Bundan kaçamazsınız. Kendi algılarınızın görebildiği genişlikte bir kafesin içindesiniz. Ne kadar geniş görüyor olursanız olun, sınırlar her zaman orada. Ötesi sizden gizlenmiş ve kilitlenmiş. Aşamazsınız. Denersiniz, ardı ardına defalarca. Tekrar ve tekrar. Aşamayacağınızı anladığınız zaman, ne kadar engin bir kafesin içinde olsanız da... Nefes alamazsınız.

Bir süre sonra, varoluşunuz ile bir savaş içine girersiniz. Bir direniş savaşçısı, var olduğunuz şeyden kaçmaya çalışan bir şovun parçası olursunuz. Aslında... Kendi hikayenizin kahramanısınızdır, ama her zaman yazılı bir senaryo olur. Bu senaryoya uymazsınız. Bİlmediğiniz şey, yapabileceğiniz her hamlenin bu senaryoya çoktan yazılmış olmasıdır. Beni yanlış anlamayın, burada bir yazgıdan söz etmiyorum. Yazgı da o senaryonun içinde, sizi gerçekliğe bağlayan bir zincirden başka bir şey değil. Hayır... Sizi hayatta tutan şeylerin özünden söz ediyorum. Sizin yaptığınız herhangi bir eylem, sonsuz zaman boyunca çoktan yapıldı. Yapmayı planladığınız her şey, daha önce denendi. Düşünebildiğiniz her zerre düşünce...

...çoktan düşünüldü.

Peki ama, sizi siz yapan neydi? Tüm zamanlar boyunca, sizin gibi görünen biri olmuştu. Aynı zamanda, sizin gibi konuşan biri de... Sizin gibi gülen, sizin gibi seven birini de unutmamak lazım. Ha bir de, aynı sizin gibi düşüneni de ekleyin o listeye. Sizin kadar güçlü, hatta size ayıp olmasın, daha iyisi... Evet, işin içine bir de 'daha iyi' olmayı ekleyelim. Belki biraz da, 'daha kötüleri' ekleyelim. Neden olmasın ki? Tamamen ortalamasınız. Her zaman, ne kadar iyi olduğunuzu düşünürseniz düşünün... Saklanamazsınız. Şuan zihninizin önünde dans eden herhangi bir fikir doğru cevap değil! Sizi temin ederim.

Ve bir noktada, yanılıyorsunuz. Benim sesimin, sizi doğruya ve gerçeğe götüren bir yoldaş olduğunu sanıyorsunuz. Gerçekliğin ötesine ve zamanın olması gerektiği şekilde işlemediği bir noktaya kapı açtığım hakkında delicesine bir düşünceniz var. Heyecanlısınız, zaten hep öyleydiniz. Daha özeldiniz, değil mi? Sizi bağlayan tüm kanunlardan, kan bağından ve babalarınızın işlediği günahlardan arınmış olduğunu düşünüyordunuz. Kan bağınız, aslında hiçbir zaman gerçek değildi. Her zaman daha güzeldiniz. Sadece... Birileri size koca bir yalan söylemişti. Sizi, isteğiniz ve rızanız dahi alınmadan, cam fanusun içine hapsetmişti. Onu görebiliyordunuz ve gördükçe daha çok acı çekiyordunuz. Ve şimdi birisi gelmiş, o fanusu kırmanız için size gereken talimatları söylüyordu. Değil mi?

...ve siz, tüm bunlara inanacak kadar safsınız ha?

Söylediğim her şey yalan. Bu da öyle. Kendi gerçekliğinizden kaçamazsınız. Belki onu oyalayabilir, formunu değiştirebilir, cezbedebilir, vaktini harcayabilir, başka bir kurban sunabilirsiniz. Yapacağınız her hamle daha önceden düşünüldüğü için, 'o', bir şekilde yolunu bulacak. Size yetişecek ve canınızı yakacak. İlk söylediğim şeyi hatırla... Hayat kibar değil. Ondan bunu bekleme. İhaneti, öfkeyi, ihtirası, aşkı, şehveti ve arzuyu bekle. Ama asla kibarlık değil... Güvenme ona. O seni kandıracak ve baştan çıkartacak. Bir noktada, onu çözdüğünü düşünecek ve gardını indireceksin.

Kendi kuyruğunu ısıran bir yılan olduğunu fark ettiğinde, iş işten geçmiş olacak.

Bizim Kaname'de sizin gibi birisi. Onu ilk bulduğumda, aynı sizin gibiydi. Kendi gerçekliğinden kaçmaya çalışan küçük bir serçeydi. Doğru bildiği değerler tarafından ihanete uğramış, hayatın gerçek yüzünü çıplak gözleriyle görmek zorunda bırakılmıştı. Her şeyden önce, zamanın kendisinden bile eskide... Küçük bir kızdı, büyük işler başarmak isteyen. Ona yapamayacağını söyleyen erkeklerin dünyasından sıyrılmak, gözlerini araladığı dünyanın koruyucusu olmak için yola çıkmıştı. Küçük bir kızdı, ama becerikliydi. Dünyasının sınırlarını zorlamaya, ilk o anda başlamıştı. Doğumundan, hatta cinsiyetinden bile aşağılanan bir kadın olarak; kendi bilincine kavuştuğu ilk andan itibaren savaşması gerekmişti.

Ama kız bunu umursamadı.

Belki de bu yönüyle sizden farklıydı, benim küçük serçem. Kendi realitesine boyun eğmedi, ama onu aşmak yerine; onu dostu bildi. Savaşmak veya didinmek yerine, sistemi kendi içinde mağlup etmenin daha bilgece olduğuna kanaat getirdi. Kendini bir kunoichi olmaya, yapamayacağını söylediği her şeyi gerçekleştirmeye ve ona kucak açan köyünün bir anıtı olmaya yemin etti. Fakat, hayat melun bir varlıktı. Onu sökebilirdin, yırtar kopartabilirdin. Ama nüksetmesine engel olamazdın. Ve hayat Kaname için nüksettiğinde, o da sizin yapacağınız şeyi yaptı,

...düştü!

► Show Spoiler
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 71
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: Zamandan Düşen Gölge

Post by Ashikaga Shun » August 23rd, 2019, 3:49 am

Kadını bulduğumda acınası haldeydi. Sırtındaki katanayı çekmekten bile aciz, onu kavrayıp savurmak şöyle dursun... Gözleri, bir zamanlar ki kadar neşeyle bakmıyordu artık. Hiç güçlü değildi ve sanki hiç olmamıştı. Bir zamanlar, köyündeki insanların ve özellikle de kadınların gurur kaynağı olmuş bir kunoichi için; üzülmeliydik. Kendi kaderine boyun eğmişti. Bir kuzu gibi, öldürüleceği saniyelerin gelmesini bekliyordu. Uslu ve uysaldı. Bu çok makus talihti aslında, kadının içinde bulunduğu... Sorun şuydu ki, ben Kaname ile karşılaştığım zaman, onun kim olduğunu bilmiyordum. Bir zamanlar parıldayan güçlü gözlerinde de bi' haberdim. İlham kaynağı olacak bir insan olarak tanımamıştım onu hiç. Benim bakış açımdan, genç bir kadın, kendisini asmak isteyen kızgın bir grup köylüye boyun eğiyordu.

Kabul edilemez!

Yağmur ülkesi sert bir yerdi. İstisnsız bir şekilde, artık kimin başlattığının bile önemi olmayan bir isyandan da öte... Bir zamanlar başkasının liderlik ettiği isyanın, Riaru ismindeki eski bir Amegakure jouniniyle birlikte bambaşka bir boyut aldığını inkar edemezdim tabii. Ama yağmur ülkesi bundan fazlasıydı. İklimi zordu bir kere, insanı ise daha beter... Tamamen kendi içine kapalı komüniteler olarak yaşamaya alışmışlardı. Bir yabancının kendilerine gelmesi, onlar için korkulacak hatta duydukları bu korkudan dolayı öfkelenecekleri bir meseleydi. Çok da haksız değillerdi, çünkü geçirdikleri isyan seneleri boyunca çok az tevazuyla karşılaşmışlardı. Aslında öldürmeye çalıştıkları kadının, kendilerine tevazu gösterdiklerini hiç anlamadılar. Sadece tek bir katana darbesine bakardı halbuki...

Kaçak günlerimin başlarındaydım. Nereye gitmem gerektiğinden habersiz, nasıl gözden kaybolacağımı ise hiç öğrenmemiş!.. Ishigakure shinobisi olarak, iklime alışmak bir yana; bu yeni insanların âdetlerini öğrenmek bile başlı başına zordu zaten. Yani anbuları, kelle avcılarını ve daha ne büyük kötülükleri aşmaktan bahsetmiyorum bile! Velhasıl, artık yağmurdan bitap düştüğüm bir vakitteydim. Dinlenmeye, kurulanmaya ve çevremde bir avuç insan görmeye ihtiyacım vardı. Şefkat değildi aradığım, ama ufak bir izleyici kitlesine de ne zaman hayır demiştim ki?

Ve yolum, size bahsettiğim köye böyle düşüverdi işte. İlk başta, cismani bir şekilde aralarına karışmaktan çekindim. Gizli kaldım, evlerin gölgelerine saklandım. Onlara görünmeden ve güvenlerini kazanmaya çalışmadan önce, nasıl bir yerde olduğumu anlamak istiyordum. İlk anda, burası bir hayalet köyü kadar boş ve ölü göründü gözüme. Fakat ilerledikçe, yol katettikçe, köyün merkezi sayılabilecek yerin; kızgın bağırışmalar ve hatta tüten bir duman ile dalgalandığının farkına varmıştım. Gidip gitmemek konusunda tereddüt ettiysem de... Bir kaçak oldum diye, tüm âdetlerimden vazgeçmediğimi kendime hatırlatıp; dosdoğru seslerin kaynağına doğru fırladım!

Genci ve yaşlısı, ihtiyarı ve düşkünüyle... Nereden bakarsanız bakın, tam elli kişi meydanda duruyordu. Kızgınca bağırıyorlar, gaddar sesler çıkartıyorlar ve yüzlerindeki zafer ifadesine bakacak olursak... En azgın duygularını, hiç bir göze saklama ihtiyacı hissetmeden ortaya çıkartıyorlardı. Gencinin elinde taş, kimi yaşlının ise elinde meşale vardı. Her birisi, tek bir yere doğru bakıyor ve oraya doğru bağırıyor; ellerinde ne tutuyorsa, onu bir zafer anıtı gibi savuruyorlardı. Bende bu insanlara, cahil ve köylü olduklarına şüphemin olmadığı güruha katıldım ve onların baktığı tarafa doğru döndüm.

Bir çeşit platform kurulmuştu. Daha dikkatli baktığımda, bunun bir platform olmadığını anladım. Herhalde köydeki en büyük ve heybetli ağacın önüne masa benzeri bir şey çekmişlerdi. Masanın hemen üzerine düğüm halini almış bir halat, dosdoğru ağacın dallarından birine dolandırılmıştı. Eğer gözlerim feci halde 'yanıltılmıyorsa' bu bir çeşit dar ağacı olmalıydı! Ve kurban da, idamına karar kılınmış kişi de uzakta değildi! Bir kadın, buradan görebildiğim kadarıyla genç ve alımlı, elleri ve kolları bağlanmıştı. Tarım için kullanılacak, kaba saba aletler ile dürtülüyor; ağaca doğru gitmeye zorlanıyordu. Kadın ise zorluk çıkarmadan, ama fazla da hızlı hareket etmeden, ağaca doğru ilerliyordu.

Size yalan söylemeyeceğim. Aslında umurumda değildi. Köylülerin kendi arasındaki bir meseleydi. Dahası... Ortaya çıkma riskini üzerime alamazdım. Bana bir çıkar sağlamayan herhangi bir işi, şu ömrüm boyunca gerçekleştirmemiştim. Niye şimdi bunu bozmalıydım ki? Fakat bu, köylülerin kendi arasındaki bir mesele olmaktan uzaktı. Kadın ne onlardan birisiydi, ne de onlara karşıydı. Kurbandı, belki de adaktı. Kızgın bir grubun, kendi kişisel masturbasyonlarından öte bir cinayetti. Ve ben daha farkına bile varamadan, bedenim kontrolü devraldı. Bir evin gölgesinden ötekisine doğru geçti, olayların merkezine doğru çekiliverdi!

En kötü plan, kararsızlıktan daha iyiydi. Ve her şey, bir sis bombasının çözemeyeceği kadar karmaşıklaşamazdı. En azından, gündüz gözüyle... Kadını saran kitleyi def etmek için, bir-iki sis bombası yeterli olmuştu. Sadece görme yetilerini bozmakla kalmamış, yoktan varolan dumandan bir nefes çektikleri için öksürüğe boğulmuşlardı. Bu fırsattan yararlanıp, çektiğim kunai ile kadının el ve ayaklarındaki ipleri kestim. Kadın öksürmüyordu. Aksine... Sakindi. Fakat şaşkın, şaşkınlığı nefes alış-verişine yansımamıştı. Sis bombası içinde nasıl nefesini yavaşlatması gerektiğini biliyordu.

Kadın bir shinobiydi.

Beş gün sonra.



"Evet, evet çok daha iyiyim Shun-sama. Pardon, yani Shun. Hala sana isminle hitap etmekte zorlanıyorum. Benim için yaptığın onca şeyden sonra... Hayır, bırak da konuşayım! Ben, ben sadece ölmek istiyordum. Yaşamamın bir amacı yoktu, bir köyüm olmadan... Lütfen beni anla, onurumu tekrar geri alamayacağımı düşündüğüm bir andı ve intihar etmekten daha iyi olacağını düşünmüştüm. Masum olduğumu asla kanıtlayamazdım, en azından kendi insanımın elinde ölmek, tanrıların gözünde kefaretim olacaktı. Ama, ama Kami-sama seni bana gönderdiyse, hala bir umut var demektir. Her şeyi düzelteceğim gün gelene kadar, senin yoldaşın olmak istiyorum Shun-sama. Bir hayatın diyetini, senin yaverin olarak ödemek istiyorum. Riaru denilen pisliği yok etmeden, köyüme dönmeden önce; sözcüklerin benim için birer emirdir."
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
User avatar
Ashikaga Shun
Kaçak
Kaçak
Posts: 71
Joined: June 18th, 2019, 2:57 pm

Re: Zamandan Düşen Gölge

Post by Ashikaga Shun » August 25th, 2019, 7:10 pm

"Çırpınmayı kes ve sana sorulan soruya cevap ver!"

Kadının elindeki tehlikeli silah, adamın boğazına dayanmış bir haldeydi. Normalde Kaname, katanasına, son derece hakim bir kunoichiydi. Ama olayların ateşi içinde, adamın boğazında ufak bir kesiğe neden olduğunu fark etmemişti. Silah tutan eli öfkeden titriyordu ve, her saniye, kendine olan kontrolünü yitiriyormuş gibi görünüyordu. Normalde soluk ve ışıl ışıl olan yüz, yerini, karanlık bir kırmızı tonuna bırakmış; silahı tutan eli ise kını tutmaktan morarmaya başlamıştı. Onun sadece ama sadece benim sözüm ile yerinde kaldığını, benim üzerimdeki etkime boyun eğdiğini biliyordum. Ağzımdan çıkacak tek bir sözcük ile, öldürmeye hazırdı. Kaname bunu bilmese bile, ondan bunu bekliyordum zaten.

"Pa-para fa-falan yok! Bize ne dedilerse onu yaptık, ne diyorsunuz bi-bi-bilmiyorum! Riar...-"

Adamın buz mavisi rengindeki üniforması, neredeyse tamamen kana bulanmıştı. Boğazındaki çizikten akan kan, adamın suratından gelen yanında bir hiçti! Kaşı ve dudağı patlamış, büyük ihtimalle de burnu kırılmıştı. Sol elinin avucuna saplanan kunai, adamın elini delip geçmekle kalmamış, onu tamamen toprağın içine gömmüştü! Adamın bacakları bir çelik misina ile bağlanmıştı ve her kıpırdandığında, daha fazla eti parçalayacak kadar sıkı duruyordu. Fakat tüm bu karşılanabilir(?) hasar, adamın yaşadıkları ve düşündükleri karşısında bir hiçti! Neler olup bittiğini anlamayan, zavallı bir adamdı. Bunu söyleyebilmek için, dehşet içinde bir şeyler konuşmaya çalışmıştı. En büyük hatası şuydu ki, Kaname'nin önünde, onun en nefret ettiği adamın adını zikretmekti. Fakat, bugün bu zavallı adam için ne iyi geçmişti ki?

"NE CÜRETLE ONUN ADINI AĞZINA ALIRSIN!?"

Kaname elinde tuttuğu katanayı bir an için geri çekti ve sonra... Silahını birden adamın omzuna soktu! Herif bir an hiçbir şey hissetmemiş gibi, artık hissedemeyecekmiş gibi görünse de... Sonra acı içinde çığlık attı ve olduğu yerde debelendi. Artık yardım için dilenmiyordu. Onu bulamayacakları kadar uzaktaydı şimdi. Bu çukurda öleceğini düşünüyordu. Kimse ona yardıma gelmeyecekti. Oysa, sadece para kazanmak istemişti. Dürüst yoldan, ailesine ekmek götürmek istemişti. Kadın bunu bilmiyordu, oh hayır, Kaneme onun Riaru'nun adamı olduğuna kesinlikle emindi. Ben ise... En başından beri, işkence ettiğimiz adamın basit bir kervan koruması olduğu konusunda hiçbir şüphem yoktu!

"Ona canlı ihtiyacımız var, Kaname."

Uzun bir sürenin ardından suskunluğumu bozmuştum. Artık bitap düşmüş adamın irkilmesi bir yana, Kaname bir saniyeliğine bu duruma şaşırmış gibi göründü. Tüm zaman boyunca, sessizce oturduğum tahta sandalyeye çökmüş, sevgili yaverimin zavallı bir adama işkence etmesini izlemiştim. Kadının, gittikçe, olması gerektiği kişiye dönüşmesini keyifle karşılamıştım. Herhangi bir mimik yada heyecanlanma belirtisi göstermeden, onu, kullanabileceğim bir neşter haline getirirken; aslında içten içe kendimle gurur duymuştum. Onuru için yaşayan bir kadını, kendi kişisel silahım haline getirmek muhteşem bir fikirdi. Hem de her şey öyle olay olmuştu ki...


***



Paraya ihtiyacımız vardı. Kaname bunu kabul edemese bile, biz birer kaçaktık. Kendi köylerimiz tarafından aranılan aşağılık shinobilerdik! Olduğumuz şeyi yadırgamıyordum. İçinde bulunduğum topraklara, vahşi doğanın tüm o acımasızlığına büyük bir dirayet gösteriyordum. Sanki en başından beri onun parçasıydım. Hayatta kalabilmek için, bir başka avcının boğazının parçalanması gerektiğini doğumumdan beri biliyormuşum gibi hissediyordum. Ama yoldaşım, yol arkadaşım ve yaverim... Böyle hissetmiyordu. O, bu doğaya aykırıydı. Evcildi, evcilleştirilmişti. Kendi köyünün otoritesi tarafından, daha uysal bir hale getirilmişti. Doğasını bozan onca zamandan sonra, artık vahşi doğaya ait değildi.

Ama asla ondan vazgeçmedim. Kadının içinde bir yerlerde, bu hayatın gerekliliklerini karşılayabilecek gücün olduğuna emindim. Genelde sadece Amegakure adı geçtiği zamanlarda, ufak parıldamalar şeklinde, eski kunoichiye dönüşüyordu. Ama geri kalan tüm zamanlarda, bir can almaktan yada katanasını sallamaktan acizdi. Kaname sadece kendi hayatını değil, benimkini de tehlikeye atıyordu. Bir noktadan sonra, onun değişmesi gerektiğine kanaat getirmiştim. Kadına güvenebilmek için, onun kabuğunu bizzat ben kırmalıydım. Kadını boş yere kurtarmamıştım. Şans eseri bulduğum yoldaşımı, sırf 'onur' denilen bir kelime için kaybedecek değildim!

Ve sonra, birden, kadını tetikleyecek bir başka nokta keşfettim. Zayıf bir boşluktu bu. Sol kolumun olması gerektiği şeye dönüşebilmesi için, bastırılması gereken damardı bu. Kaname, Saigo Riaru'nun adamı olmak; onun isyanının bir parçası haline gelmekle suçlanmıştı. Adını temizlemeyi o kadar çok istiyordu ki, eski Jounin'lerinden birine duyduğu öfkenin bir sınırı yoktu. Hayatta beni korumak ve can borcunu ödemek kadar istediği bir şey varsa; o da Riaru'nun kellesini köyüne teslim edip, onuru geri kazanmaktı. Kadının ne denli engin bir öfkeyi taşıdığını fark ettiğim anda, ne yapmam gerektiğini biliyordum. Onun sadece...

Riaru ismini duyması gerekiyordu.

Konuşularak değil, sadece manipülatif fısıltılarla aşılacak bir çizgiydi bu. Önce kadına, Riaru adına mal taşıyan bir kervan bulduğumu söyleyerek işe başladım. Aslında bağlantılarımı kullanmış ve bu civardan geçecek olan, nispeten değerli şeyler taşıyan bir kervanın rotasını öğrenmiştim. Ama Kaname'nin bunu bilmesine gerek yoktu, sadece, nefret ettiği adamın ismini duyması yeterli olmuştu. Günün sonunda sadece ceplerimizi doldurmayacak, aksine, Kaname'yi tamamen kendime bağlayacaktım. Ruhunu, sadece benim orayı doldurabileceğim bir tuval haline getirecektim. Zaten bu acımasız dünyada ona güveniyordum, artık, istediğim şey olmasının vakti gelmişti.


***



"...demek hala efendinin planlarını bize anlatmayacaksın, hem de sana verdiğimiz onca şanstan sonra. Öyleyse..."

Kaname'ye doğru döndüğüm anda, kunoichi ile göz göze geldik. Bir an için yüzü aydınlanmış gibi oldu, dertlerinden kurtulmuş kadar pür. Gözlerinin ardında, rahatladığını görebiliyordum. Günahlarını bir saniye olsun düşünmeyi bırakmış, hür bir şekilde kanat çırpmaya hazırlanıyormuş gibi... Fakat bir saniye sonra, kadın, gözlerini benden uzaklaştırıp adama çevirdi. Aniden, adamın omzuna saplanmış olan katanasını çekti ve hemen ardından adamın kalbinin olması gereken yere sapladı. Öfkeden o denli kendini kaptırmıştı ki, silahını tam olarak kalbe isabet ettirememiş; birkaç santim yukarıyı hedeflemişti. Bir şey değişmedi tabi... Adam daha acılı öldü, daha fazla kan ağzından boşaldı. Belki de Kaname, hemen ölmemesini istiyordu.

"Üzülme, Ame no Tsuba-me! Bir gün onu bulacağız."

Ve bir başkasının kanları içindeki Kaname, hiçbir şey söylemeden gelip sarıldı. Dostane bir sarılmaydı bu, neredeyse düşüp ölecekmiş kadar narindi. Hayatta bir başkası kalmamıştı. Benden başkası, yoktu. Ve muhtemelen, hiçbir zaman da olmamıştı. O bana, hayatını kurtardığım için ne kadar bağlıysa; ben de ona o kadar bağlanmıştım. Ama, hayatta kalabilmesi için, onu kandırmama ihtiyaç duyuyordu. Eğer vicdanını öldürmeme izin vermezse, diyarların ardında yitip gidecekti. Gerekirse onun içindeki tüm duyguyu yok etmek pahasına, buna izin veremezdim.

"Biliyorum, Shun-sama. Minnettarım."
Image
Künye
► Show Spoiler

Profil
► Show Spoiler

Teknikler
► Show Spoiler

Ekipmanlar/Eşyalar
► Show Spoiler
Post Reply

Return to “Yağmur Ülkesi”